"Bir tek gün geçmiyor kayıpsız," dediğinde arkadaşlarıyla gömütlüğe gidiyordu; yürürken H.H. Korkmazgil'in şiiri tekerleme gibi zihninde yuvarlandı; yuvarlandı da yine de ölümlerin gücü köreltememişti yaşama sevincini.

"Ulan öldürdüler bizi bu pezevenkler
Bir tek günümüz geçmiyor ahsız ofsuz (...)
Ulan öldürdüler bizi bu pezevenkler
Yahu kimin bu topraklar
Yahu kimin bu denizler
Bu ormanlar, bu trenler, bu gemiler, uçaklar (...)
Kıydılar alımıza morumuza bu pezevenkler (...)
İşimiz gücümüz ölü taşımak."

"İşimiz gücümüz solcu taşımak, güzel insan taşımak," dedi sol yanındaki arkadaşına.

Havada keskin bir ayaz vardı, gaybanalı günler, geceler birbirini takip ediyordu; insan insanlıktan uzaklaşıyordu; uzaklaşıyordu da hiç bu kadar uzaklaşmamıştı insan insanlığından.

Arkadaşına baktı, sonra öteki ak saçlılara; baktı da bakarken "bakmaz olaydım" demedi. İyi ki baktım, iyi ki baktım da iyi ki gördüm, umutsuz, bitik, kendimden yaşça küçük komşumu; o an ihtiyacı olan şeyi bir yoldaş gibi çözümledi. Bu yeteneğini de okumalarına bağladı. Okudu, durmadan, bu kadar yeter demeden okudu; okudukça kendi tümceleri çoğalıyordu. "Aslında birilerine kurulan her tümce biraz da kendimize kurulan tümcedir," diye boşuna söylememişti; boşuna devirmemişti Sigmund Freud'u, Erich Fromm'u, Nietzsche'yi, Hegel'i, Afşar Timuçin'i, Cengiz Gündoğdu'yu, Engels'i, Marx'ı, Lenin'i, Mahir Çayan'ı, boşuna devirmemişti Oğuzhan Müftüoğlu'nu...

Baktı, hiç manasızca bakmadı; her baktığından farklı farklı kendini olgunlaştıran güzel anlamlar çıkardı. Gözlerine bakarak konuştu; zira konuşurken gözlere bakardı; bakardı da dinleyip dinlemediklerini, söylediklerini yabana atıp atmadıklarını böylece kolayca anlardı; anlayınca da daha can alıcı konuşuyordu:

"Arkadaşım, sana bir aşk gerek, hemencecik gerek; seni rahat uyutacak, seni duyarlı yapacak, gözlerini açacak, hayatını anlamlaştıracak, kitaplar okutacak, gericiliğe karşı yürütecek, anti-faşist yapacak, yüzünü güldürecek, torunlarını, insanı sevdirecek bir aşk gerek, şimdi gerek, geç kalmadan gerek..." dedi; der demez kendini pek iyi hissetti.

"Benim kimseye ihtiyacım yok, eyvallahım da yok, ben bana fazlasıyla yetiyorum," diyen birine uzun bir süre bakmıştı; bakarken de "vay insanlık, vay ki vay" dercesine bakmıştı. Bakınca durur mu? Duramazdı, durmadı:

"Dünyanın en güzel şeyi senin bana ihtiyaç duyman, benim sana ihtiyacımın olması, insanın insana ihtiyaç duymasıdır; bu biterse yaşarız, yaşarız da ama teslim alınmış bir köle gibi, taş değirmende un olmuş gibi, minik bir esintide dağılan bir birey gibi yaşarız," dedi. O an onun kadar hiç kimse acımamıştı hastalanan insana, hastalanmış memlekete.

Her dediğini inanarak derdi; mahkemelerde de inanarak, essahları söyleyerek kendini, solu, hayatı savundu.

Mapustan çıkınca her geç kalmış solcu gibi bir güzel âşık oldu; daha önce böyle âşık olmuş muydu? Anımsamadı; lakin uzak olmayan kendi kendine gelin güvey olduğu platonik aşklarını anımsamakta gecikmedi; elini eline aldı, elini eline verdi, dans etti, ederken de göğsüne başını rüyaya dalar gibi koyan kadını anımsadı; anımsar anımsamaz yüzüne akşam güneşi değdi, yeni yıkanmış, sabun kokan bir örtü gibi serildi; gitmeye niyetsiz gibi uzun süre durdu güneş. Adının başına "canım" kondurduğunda -ki hep adının başı canımsız, hayatımsız olmazdı- sığmıyordu şu dev gibi dünyaya, taşıyordu...

Sonra bazen, bazen sıkça söylediklerine belirgin bir şekilde gülerdi, yine güldü; o an kimsenin fark etmediği gülmesine sevindi; bu iyiye işaretti; kendisinde eksilen şeyleri görmenin en belirgin imleriydi bu.

"Kapitalizmin kah yumuşaktan, kah sertten estiği vakitlerde un olup savruluyorsa bir aşk ve biz unumuzu eledik, eleğimizi de eledikten sonra duvara astık diyorsak işte o an biz yenilmiş, kapitalizm kazanmış demektir," dedi saçlarıyla oynayan kadınına; dediğinde ona öyle bir aşkla bakmıştı ki, o an âşıklar görseydi kesinlikle "biz bu bakışı neden keşfedemedik?" derler, kıskanırlardı onu.

Sevdi, halkı gibi, sosyalizm gibi sevdi, öyle yavandan, yalandan değil, insan gibi sevdi; bir solcu gibi, bir devrimci gibi sevdi; hani usul usul da değil, gümbür gümbür, her sabah uyandığında günaydın der gibi, ovalara, dağlara "katil oligarşi" yazar gibi, ana rahminden gün yüzüne çıkan taze bebek gibi sevdi onu; sevdi de bir kızı oldu, adına tüm insanlığın kana kana aradığı, etrafında kümelendiği Su dedi.

Savaşlar görmedi, hakileri giyip, silahları kuşanıp savaşa girmedi, girmezdi de; kardeşlerine ilk teslim olan kendi olurdu, bunu da öldürmemek, bunu da ölmemek, bunu da bir anayı, bir yavukluyu ağlatmamak adına yapardı; bilirdi savaşın ne namert bir şey olduğunu, bilirdi de derdi, "İnsanoğlu savaşı icat etti, soyuna ihaneti tavan yaptı, ama savaşın en çirkini de iç savaştır."

İç savaşı yaşadı; kardeş kardeşe kıydırıldı; komşu komşuya ihbar ettirildi; devlet kendi vatandaşının kaybını kayıptan saymadı; saymadı da o da iç savaşın önünü kesmek için yazılar yazdı; yetmedi, "Mamak'ta Yaşam" adında gazete çıkardı; varını yoğunu, Su'nun süt parasını gazeteye kattı; bunu da yükselen İslami gericiliğin önünü kesmek adına yaptı; iyi de yaptım dedi Muhtar!

Yalanlar bardaktan boşanırcasına yağmaya başlayınca hastalık da iyiden iyiye yayılıyor; hırsızlık, talan, cinayetler, tutuklamalar alıp başını gidiyor; mahpuslar dolup taşıyordu; bana değmeyen bin yaşasın diyemiyor, edilgen bir tiyatro izleyicisi olamıyordu bir türlü, kalamıyordu seyirde.