"Bu güvercin bizim değil," dedi, derken de uzattı avucunun içinde saklanır gibi duran güvercini. Ayaklarını iki parmağının arasına almış, başparmağını kanatlarının üzerine tüy gibi koymuştu; o da uysalca duruyor ama sanki korkudan ödü patlayacakmış gibi başını çevirip duruyordu. Oysa en küçük bir örselenme yaşamamıştı.
Gardiyan önce ne yapacağını bilemedi. "Bizim güvercinlerin arasına karışmış, MHP'lilerin bu, verir misin?" dedi hemen sonra.
"Vereyim mi?" der gibi baktı gardiyan.
Anlamıştı şaşkınlığını. "Biz onlara düşman değiliz ki, biz kimseye düşman değiliz, bizi düşman gören onlar," dedi. Dedi de, o andan sonra kim kimin güvercinini indirirse geri iade ediyordu.
Sadece güvercinlerle değil ama daha çok çiçeklerle ilgileniyor, bulduğu çiçeği ekiyordu.
Yazın ilk günleriydi, sabahtı. Çukurova ipil ipildi, mavi göğe gri bulutlar desenler çizmişti. O desenlere baktıkça neşeleniyor, her birini bir figüre benzetiyordu. İşte o anlarda dolabı açtı, altı güvercini uçurdu. Döne döne yükseldiler.
Güvercinler bulutlara değdi değecek kadar çıkmışlar, bir sayfadaki nokta kadar olmuşlardı. Kanat çırptıkça uçası geldikleri her hâllerinden belliydi. Az sonra fark etti aralarına başka güvercinlerin karıştığını, bu daha önce de olmuştu.
"Yeter," dedi, ortada gezen, buğday arayan parlak dişi beyaz güvercini aldı sol eline, parlak çekmeye başladı. -Parlak çekerken tahliyesine iki yıl iki ay kaldığından, bir ağustosta çıkacağından bihaberdi.- O an sanki tüm güvercinler bu anı bekliyorlarmış gibi mıh gibi indiler. İndiler de çatıya yaklaşınca biri hariç ötekiler ayrıldı. O an bildi bu güvercinin kimin olduğunu. Kuşların inmesiyle mısırları betona serpti, çarçabuk bitirdiler. Yabancı güvercini yakalaması zor olmadı.
Dedim ya, altlı üstlü koridor botanik bahçesine dönmüştü. En çok kaktüs türleri ekmişti; çiçek veren vermeyen. Biri vardı, uzadıkça uzayan, adına kaynana sopası denen... Başka da vardı; orkide, ortanca, menekşe, deve tabanı, sardunya, kadife çiçeği, paşa kılıcı, fil kulağı... Pencereleri bir başka süsleyen çıtırıklar vardı; boy boy fesleğenler neşeli boy atardı. Sabah akşam esintisiyle dağılan kokusu mapusa yayılır, tüm pis kokuları bastırırdı.
Ektiği çiçeklerle tüm baharı olanca şatafatıyla, egzotik edalarıyla mapusa taşır, yoldaşlarından sevgiyi eksiksiz alırdı.
Bir insan ne kadar sevebilirdi ki çiçekleri? O, ondan öte seviyordu. Bir insan ne kadar kıyabilirdi ki bir çiçeğe? O, ondan öte titrerdi üstlerine. Çünkü fikrinde çiçek sevgisi vardı. Ona göre çiçeği sevmeyen aşka yürüyemezdi. Bundandı ona mapusa hep baharı getiren adam denmesi.
Çiçeklerin arasında uzanmayı, onları izleyerek okumayı severdi; severdi çiçeklerin içinde mektup yazmayı.
Okuduğu kitabın arasına koyduğu kâğıda şöyle yazmıştı. Yazmıştı da bunu bir yazardan mı okudu da yazdı, yoksa kendi tümceleri miydi, hiç bilemedi yoldaşları. Hiç bilmedikleri bir şey daha vardı: Sevdiği bir kız olmuş muydu on iki Eylül öncesi?
"Sevgilim değil, her gün sevdiğim ol. Hemencecik yakınında da olsam seni çok uzaklardaymış gibi özlemek istedim, biliyor musun, özlemek en güçlü sevmektir."
Şartlı tahliye yasası çıktığında çiçekleri düşündü en çok da. Ne olacaktı çiçekler? Kalırsa bakımsızlıktan öleceklerdi. Bunu yapamayacak kadar sevgi yüklüydü. Buldu çözümü: Çoğunu çıkaracak, bir pikapla evine götürecekti. Öyle de yaptı. Kimisini arkadaşları aldı, birkaçı da mecburen yerinde kaldı; o kadar çoktular ki.
Çarçabuk babasının evinin bahçesine dizdi, her sabah onlarla ilgilendi.
"Bu çiçeklerdi aklıma sevmeyi düşüren, yüzüme gülmeyi öğreten," dedi, hemen çarçabuk ekledi: "Ama bu sol sevdası da çiçekleri sevmeye yönlendirdi," dedi, yüreği güllerle doldu.
Çıktı, çıktı da bir süre kapı deliğinden bakar gibi perde aralığından baktı sokağa, sonra balkondan, bahçeden baktı insanlara. O esnalarda sordu: "Çiçekler mi güzel, insan mı?"
Ne çok insan vardı yanında; hepsi tanıdık, hepsi güzel, hepsi verici ve verimli. İnsanı da seviyordu, çiçekler gibi. Çünkü Ziya da özenle yazılmış, hatasız imla gibiydi.