“İnsanın üç temel ihtiyacı var. Ben buna sacın ayakları diyorum. Bir ayak eksik olursa sac devrilir, tenceredekiler dökülür.

Bir; beyin. İki; mide.Üç; cinsel yaşam.

Bugün her yerde mide öne çıkmış vaziyette. Mide dolsun, gerisi tufan...

Onur,

Şeref,

Namus,

Vicdan,

Acıma,

Sevgi,

Hiç önemli değil, yeter ki paranız olsun, yeter ki para gelsin, nasıl ve nereden gelirse gelsin...

Sonra cinsel yaşamımız geliyor.

Bu çok kıymetli; ne pahasına olursa olsun korunmalı, yaşanmalı, durmadan çoğala çoğala yaşanmalı, eksildi mi eksiliriz, eksildi mi iktidarımızı, gücümüzü kaybederiz, partnerimiz üzerindeki ağırlığımızı yitiririz, güç ve iktidar karşıya geçer.

Beyin mi, o olsa da olur, olmasa da olur, yeni bilgiye ne gerek var, düşünmeye, sorgulamaya ne gerek var, yaşıyoruz ya, bu yeter, nasılını niye sorgulayalım ki?”

Kahvehanede tavşan kanı çayını yudumlarken, tütünün dumanını dar burun deliklerinden çıkarırken akıllı telefonunu açmış, önüne yazdığım bu yazı çıkmış, gözlüğünü takmadan okumuştu.

Yeni girmişti işsizler kahvehanesine. İzlenen eski bir televizyon vardı. Bazı günler gazete girerdi, masalarda dolaşırdı. Bazen de bir müşteri bırakırdı. Bu, daha çok at yarışlarını tam sayfa veren gazete olurdu.

TV’de savaş haberleri geçiyordu. Atılan füzelerin sayısı veriliyordu. Okula düşen bir füzeden elli bir öğrencinin öldüğünü duyuruyordu spiker. Olağan bir habermiş gibi tepkisiz izleniyordu. Herkesin aklı midesindeydi, eli boş cebindeydi.

Garson masaları dolaştı, müşterilerine sordu. Hepsi birazdan dedi. Üçüncü çayı içecek paraları yoktu ceplerinde, içseler yarınki istihkaklarından içmiş olacaklardı, bu da işlerine gelmiyordu.

Birazdan derken ezilerek büzülerek demişlerdi ak saçlı emekli adamlar.

İşsizler üzerinde işsiz gözlerini gezdirirken kendini özgür sanan köleleri gördü, gördü de şu duvar yazımı anımsadı:

“Devletler ve burjuvazi insana zincir takarak köleleştirmiyor; mide derdine düşürüyor, problemlerin içine atıyor; gerisi kolay, sevgiyi de unutuyor, özgürlüğü de.”

İkinci çayına parası vardı. Çayı da seviyordu, hava da soğuktu. Biraz da bunun için kendini kahvehaneye sokmuştu. Sobadan daha ziyade insan nefesi içeriyi ısıtıyordu, soba sönmek üzereydi, garson da iki odun daha atayım demiyordu.

Sabah uyandığında geldiği gibi yine aklına geldi. Fotoğraflarına bakmıştı. “İyi ki kalbimdesin, yoksa sabahı göremezdim,” demişti bir sevinçle.

Gelen yeni zamlara geçmişti TV’deki haberler. Yine iğneden ipliğe zam demekti. Petrole gelen zammı duyurdu, hızla başka konuya atladı.

Bir homurtu başladı kahvehanede. Çok öfkelendiler, ahlandılar, vahlandılar, vahlandılarsa da bu vahlanma hemencecik orada kaldı. Spikerin başka konuya atlaması gibi başka duyguya atladılar. Bu miras kendilerine ailelerinden, ailelerine de toplumdan kalmıştı.

Baharın gelişini müjdeliyordu şimdi. Toprağın açmasını gösterdi; bankta oturan iki yaşlı eşi gösterdi; elleri ellerindeydi.

Aniden sıkıldı boğazı, yokluğunu her anımsadığında sıkılıyordu boğazı.

Kalkarken tökezledi. O an kendisinde iki ayağın eksik olduğunu anımsadı.

Filesi ve eli boş evine doğru aksaya aksaya yürüdü.

Hava ısınıyordu.

“Geziye çıkma vakti geldi,” dedi.

Gezideki gezileri burnunda tütüyordu.