Kimseye, hiç kimseye, bir Allah’ın kuluna, bir kediye, bir köpeğe, bir ağaca, turuncu gagalı bir karatavuğa zalim olup zalimce davranmamıştı; şimdi ona hiç gün yüzü görmemiş bir zalimlik yapılıyordu.
Makineyi insana zulüm etsin diye mi icat etti insan?
Makine şimdi insana bir zulüm ediyordu ki hiç sormayın, zıpladıkça içindekiler çalkalanıyor, bir kalkıp bir oturuyorlar, bir sağa bir sola çarpıyorlardı; bu da yetmiyordu, minik bir pencere koymuşlar üste, onu da minik delikli sacla kaynatıp kapamışlar, bir lokma hava giriyordu ancak.
İteleye, örseleye soktular onu kamyon denen mahkûm taşıyan makineye. Mahkûmları üst üste istif ettiler, yer kalmadı. Makine hırlaya öksüre yol aldı, yol aldı da yol bitmiyordu; gittikçe gittikçe yol uzuyordu. Başlarından aşağıya tas tas su dökmüşler gibi ter içindeydiler. Biraz sonra tuvaletleri de geldi. Tuttular tuttular da ne kadar tutacaklardı? Askere sordular, “Ben bilmem, komutan bilir.” yanıtını aldılar; makine durmadı, onlar duramadı, duramadı da bir bidonu işemelik yaptılar. Bir ara nefessizlikten iyice kendilerini kaybettiler, baygın düştüler; başları ya yanlardaki omuza ya önlerine ya sırtlarına düştü, yarı açık gözleri pörtlemiş, dilleri ağızlarından dışarıya uğramıştı. Yaşanan tam bir harpti. Kışın ortasında pişe pişe vardılar yeni mapuslarına.
Sürgün yemişlerdi, suçları da yemek grevi yaparak düzen bozmaktı, oysa nedeniyle ilgili değillerdi, “Niye canlarına kıydılar?” dememişlerdi.
Zalim olmayana zalimliği hak görüyordu zalimler, yoksa bu kadar zalimlik yapamazlardı zalimler; yapamazlardı da vicdanları rahatsızlık verirdi.
Yaralı yakalandığında da İskenderun Değirmendere’de aynı zalimlerle karşılaşmıştı, hemencecik hastaneye götürülmüş olsaydı yaralı ayağı iyileşecekti, bu dertleri yaşamayacaktı; hadi götürmediler, götürmekle de kalmadılar, yara üzerine işkence tekniklerini geliştirdiler.
Kötülük bu, insanı değiştiriyor, insanı insandan çıkarıyor, azgınlaştırıyor, vahşileştiriyor.
İyilik mi?
İyi olunca anlıyorsun iyiliği, iyiliğin erdemini yakalıyorsun. O an sadece kendin için üzülmüyorsun, kendine acımıyorsun, şiddet gören herkese, hiç ayrım yapmadan acıyorsun; işte iyilik bu kadar güzel bir şey dediğinde, yeni bir sürgüne gidiyordu; Ceyhan’a götürülüyordu Ermenek’ten.
Koğuştan koğuşa, mapustan mapusa sürülmekten yorulmuş, yorulmuş da ölmüştü; ölmüştü de yüreğine kan oturmuş, son nefesini kullanarak “Biz ölecek ne yaptık?” demişti; “Biz yaşatacak çok şey yaptık oysa ki,” dedi, dedi de duyuramadı sesini, onlar öldürmekle meşguldü.
Mapusluğu altetmenin yolunu bulmuştu Alirıza, sabah sporunu yapıyor, kitaplarla arkadaşlığını güçlendiriyordu. Bana da yardım etmeyi bu sevgiden almıştı. Hiç üşenmeden daktilonun başına geçiyor, “Mavi Mantolu Kadın” romanımı yeniden yazar gibi ciddiyetle tuşlara vuruyor, değişik değişik önerilerde bulunuyordu, bu da beni yetkinleştiriyordu.
Okudu, okudukça kötü insanları iyileştirmenin yolunu aradı. İyileşmeliydi kötüler, her insanın kökünde birden çok iyi damar vardı, bu damar yakalanırsa mevcut kötüler iyileştirilebilirdi.
Bugün bu damarların peşinde; insanlığın iyileşeceğine tam inançla inanıyor, bu da onu daha iyimser yapıyordu; onca gördüğü haksızlığa karşı insanlığından hiç yorulmadan inanıyordu.
“İnsan iyileşmeden insana huzur yoktur, güvenceli yaşam da yoktur,” dediğinde insana zulüm eden makine kıvrıla kıvrıla tırmanıyor, kimi yerde inip inip çıkıyor, kimi yerde düz gidiyor, bunun da farkında oluyordu.
Farkındaydı bir güzel, dağ dağa yaslanınca, insan yan yana gelince kötünün altından kalkılacağının. Kalktı, aşkın baş ucuna şu notu düştü, düştü de, seslice düştü:
“Bugün de uyandım, kaçışın, kurtuluşun yok, mecburen tarafımdan bugün de sevileceksin,” dedi, inandı dedi.