"Her konuda ustalaşamayız ama bazı konularda ustalaşmalı; örneğin kolay kolay vazgeçmemeli; sakinleşmesini de bilmeli ama kızmasını da iyi bilmeli, yani sinirleri kökünden aldırmamalı; bir de şükürden katiyen uzak durmalı; o sığındığımız şükür bizi teslimiyete taşımıştır," dedi; elindeki kitabı bıraktı, mutfağa indi, kahvaltı saati gelmişti. İndiğinde masalara servis yapılmış, çayın demlenmesi bekleniyordu.
Her pazar bulmaca günüydü. Gazeteler gelmişti, bulmaca sayfası alındı, masaya serildi; eline kalemi aldı, sözlüğü kenara koydu. En heyecanlı hobileri arasındaydı bulmaca; sonradan bu hobisine resim de eklendi. Boyalar, tuvaller getirtti; üst koridora kurdu şövalesini; manzara resimleri çizdi, çizerken özgürleşti; resmi de bundan sevmişti. Mektup yazmayı da seviyordu; her ikisi özgürlüğün kapılarını açıyordu ona.
Durdu, baktı masadakilere; baktı da insanın aklının derinliklerine inercesine baktı -ki kanımca bunu yapabiliyor, aklımızın derinliklerine iniyor, hatta bizim göremediklerimizi görüyor, okuyordu sanki- baktı da bizi keşfetmişçesine konuştu: "Hep yanlışlar üzerinden yürüyoruz, ısrarla, sorgulamadan, doğru mu yanlış mı sorusunu sormadan yapıyoruz bunu; saygı diyoruz, saygı olmazsa sevgi olmaz diyoruz, önce güven diyoruz, güven olmazsa sevgi insanı yorar diyoruz, daha neler neler diyoruz ama bir türlü sevgiyi başa almıyoruz; seven insan saygılı olur, seven güvenir; eğer güven yoksa, saygı yoksa sevgi de yok diyemiyoruz bir türlü," dedi, dediğinin tam anlaşıldığından emin olarak dedi bu kez.
Biz solcuları bilinçli bir kampanyayla, kararlılıkla kötü gösterdi kötüler; örneğin dediler ki bunlar vatanını satanlardı ama bir avuç toprak bile satmadığımızı bile bile dediler. Aslında bunu diyenler satıyordu ülkemizi emperyal şirketlere ve diyorlardı ki bayrağımıza düşman bunlar. Solcular hiçbir halkın bayrağına düşmanlık yapmaz ki, değil kendi halkının yarattığı bayrağa düşmanlık yapsın. Ve bu suçlama bozuk plak gibi tekrarlanıyor. Biz bu devleti yıkmak istemedik, solcular hiç devleti yıkmak için bir eylemlilikte bulunmadı; tüm eylemlilikleri devleti elinde bulunduran sermayenin kurduğu diktatörlüğü yok etmek üzerineydi. Bunu da insancıl duygularla, adilhane fikirleriyle istedi, güzel güzel istedi. "Ama," dedi, baktı yine insanlara, baktı bir süre, "Ama en acısı halkın çoğunluğu solculara değil, durmadan yalan üreten sermayenin iktidarına inandı, onların provokatif yalanlarıyla solcuların üzerine yürüdü, güzel solcuları üzdü," derken üzüntüsünü derinden gösterdi, gösterdi de ama bu üzüntüsünde insana karşı bir küskünlük, bir alınganlık yoktu.
Daldı yine yakın uzaklara, dalardı uzak yakınlara, yarım kalan aşklarına, yarım kalan okuluna, dostluklarına, yarım kalan düşlerine, tamamlayamadığı tümcelerine...
Yerini karıştırmadan yaşadı; arkadaşıyla arkadaşça, aşkında âşık, solculuğunda solcu oldu; kişilik bozulmamasını tarihsel materyalizmden aldı, aldı da kişiliği oturdu.
"Solcuları ötekilerden ayıran en büyük özelliği söyleyeyim mi?" diye sordu büyük kız kardeşine mektup yazarken; söyle demişçesine söyledi: "Ötekiler kendilerini yaratıcı sanırlar, yaratan biziz derler, Tanrı derler, yoktan var ettiklerine inanırlar; solcular ise yaratmanın peşinden koşacak kadar akılsız ve hayalperest değiller, her aklı başında insanlar gibi vardan var ediyoruz, yoktan var edilemeyeceğini gayet iyi biliyoruz, bunu da doğanın deneyimlerinden biliyoruz," dedi, dediklerine inanarak dedi.
"Tüm gün sola benziyordu, bir de ona benziyordu tüm günler; o da soldaydı, onun sola, solun ona benzemesi bundandı, bundandı her çarpışımda uyanışım, bundandı dirilişim, dirençliliğim bundandı, bundandı yaralarımı tez iyileştirmem, güzellilere güzellikler içinde yürümem bundandı," dedi annesine, zarfa yerleştirdi arkalı önlü üç parşömenlik mektubu. Yerleştirirken koridorda çiçeklerin içindeydi.
"Solcu yalnız değildir mapusta, mapusun hücresinde; solcu kendinde kendini bulmuş insandır," demişti bir önce ortanca kız kardeşine yazarken.
Baktı, dibi aydınlıklaşan koridora.
"Kendimde yerleşeceğin kocaman yer bırakıyorum, sen bana kendinde seveceğim bir yer bırakır mısın?" diye sordu, sordu da gözü kaktüsteki pembe çiçekteydi.
"Çoklu sevgim sana yadigâr kalsın," dedi, havalandırmaya çıktı. Yağmur bulutları şaha kalkmıştı, yağdı temizledi, temizledi yağdı, uzun uzun yağdı, uzun uzun babasına benzeyen buluta baktı.