"Tüm müzisyenler yan yana gelin, devrimin senfonisini besteleyin," dedi; dedi de demez olaydım demedi çünkü o esnada "Dört Mevsim"i dinliyor, üzerinde çalıştığı resme bakıyordu, bakıyordu da öte yandan kendini en fazla hoşuna giden yalanlardan korumak için telkinlerde bulundu.
Hazırdı açık görüşe, lavanta kolonyasından dökmüş, her yer lavantaya kesmişti. Baktılar, her yere yakıştığını gördüler; en fazla da halka yakışıyordu, çünkü safını halkın çıkarına göre belirliyordu.
Her açık görüşte ondaki gücü, ondaki enerjiyi, bilgiyi, masumiyeti, entelektüelliği, iradeyi, ondaki inancı almak için sarılmak istiyorlar; sarılınca da alıncaya kadar bırakmak istemiyorlardı. Her sarılan mutlu oluyor, sanki yetmemiş gibi tekrar sarılmak için fırsat kolluyorlardı. Bu onda bir ayrıcalık hissi oluşturmuyordu; kendini bir tarikatın şeyhi gibi görmesini sağlamıyor, mütevazı duruşundan bir dirhem kopartıp zayıflatmıyordu.
Bir grup arkadaşıyla sürgün yiyip ta Ankara'dan ta Çukurova'nın ortasındaki pamukların, karpuzların, buğdayların, mısırların ekildiği; geniş, upuzun, ucu bucağı görülmeyen, sineği bol, rutubeti eksik olmayan, sabahları çiğden döşekleri ıslanan; yazıya camış gibi kurulmuş; bir o kadar ürkütücü, kasvetli, lanetli, sıkıntılı, kederli; Ceyhan Nehri'nin hemen yamacına, sevimli Mangıt köyünün eteğine dikilen mapusa, Ceyhan'a getirilmişlerdi gece gece.
O zaman da onu koridorda karşılayanlar aynı merakla, sevecenlikle, sıcaklıkla, hayranlıkla, saygı ve sevgiyle karşılamış, sarılmışlardı.
Hepsinde bir memnuniyet vardı, herkesin dilinde böyle güzel insanla mapusu paylaşmanın sevecenliği, sabırsızlığı, gururu vardı ve herkes kendisini ayrıcalıklı görmeye başlamıştı bile.
Şaşmış kalmıştı koridorda, öylece çakılı kaldı. Akşam yemeğinden kalma yağ kokuları koridora her yel esmesinde hücum ediyor, insanın ciğerinin kökünü yakıyor, sızlatıyor, sızlatıyordu ama o bunu o anın şaşkınlığından hissetmiyordu.
Sevildiğini, sayıldığını epey zamandır unutmuştu; unutturmuşlardı elbirliğiyle komutanlar, emniyetteki sorgucular; kaç kez unutmuş, kaç kez inatçılığından anımsamış, anımsamıştı da dirilmişti; eski topraktı, 68 kuşağıydı.
Sevilmeyi anımsamak hoşuna gitti, yer yer tıkanan insancıl damarı, sevme damarı açılmış, canlanmıştı; o canlılıkla sarılanlara duygulanarak sarılmıştı, sarıldıkça keyiflenmişti.
Sarılmak sevgiyi vermekti, sevgiyi almaktı, iyileştirmek iyileşmekti, direngenleşmek direngenleştirmekti; öldürün öldürün yine dirilirim demenin gönençli anlatımıydı.
Gelmelerinden, görmelerinden memnundular; lakin pek zaman geçmeden bir değil bin soru ardı ardına kafalarına ceviz iriliğinde düşüyor, cik cik öten som sarı civcivler gibi de üşüşüyorlardı; allak bullak olmaya çoktan başlamışlardı.
Perişan halleri onun gelmesiyle ya daha perişan olursa, ya mapusluklarına bir mapusluk daha eklenirse, ya oturmalarına kalkmalarına, bahçede top oynamalarına, yemek yemelerine, kitap okumalarına, görüşe gidip gelmelerine, TV izlemelerine karışırsa, her davranışlarını cıvıklık olarak görürse...
Peki, ya gece yirmi dörtten sonra başlayan, hiçbirinin hiçbir yerde hiç görmediği, gören birkaç kişinin de unuttuğu (unutanlara da anımsatan) Tuttu Fritti'yi izletmezse?..
Dediler de dediler, dedikçe de memnuniyetleri, sevinçleri yerini kaygıya, sonra da karamsarlığa bırakıyor, aralarındaki bu sarılma yerini mesafeye bırakıyor, derken daha da açılıyordu.
Cümlesi birlik olmuş, sanki müdürlerin, savcıların, komutanların gözetim altında tutmaları yetmezmiş gibi çekinmeden gözetim altına almışlardı Oğuzhan'ı; almışlardı da her gördüklerini hemencecik birbiriyle paylaşıyorlardı.
O da bunun hemencecik farkına varmıştı. Nasıl varmasın, insan oldu olalı hiç böyle gözhapsine alınmamıştı hiçbir yerde; o öyle bir hapse alınmıştı ki Seyhan ile Ceyhan Nehri derin bir hendek olmuştu etrafında.
Günler geçiyor, sabah kalkılıyor, akşam yatılıyor, o ise gecikmeden yatıyor, gecikmeden kalkıyordu sabahları.
İzlediler, izledikçe şaşırdılar. Kitap okuması, notlar alması, yazı yazması, volta atması, futbol oynaması, resim yapması hep kendilerine benziyordu; benziyordu da bir benzemeyen klasik müzik dinlemesiydi; onlar Müslüm Baba kültüründen geliyorlardı.
Kendilerine benzediğini gördükçe, tel gibi gerili sinirleri gevşiyor, rahatlıyorlardı bir güzel.
Baktılar, iyi de baktılar, gördükleri hiç tasavvur ettikleri gibi değildi; lidersiz liderliği görmek hoşlarına gitti de rahat ettiler; mapusluk içinde mapusluğu yaşamadılar; yaşatmadı o da onlara.
Kompleksiz kalktı, ocağa geçti, yaptığı sütlacı kaselere koydu; fırına sürdü, üstleri pancar gibi kızardı; tarçın serpti, hemencecik tarçın kokusu koğuşu almıştı, almıştı da insan kokusuna tarçın kokusu karıştı; herkes neşelendi, o da bir güzel rahatladı, çıktı havalandırmaya.
Yürüdü, yürürken de solcuydu, mapustayken de, volta atarken de, her yerde her zaman solcuydu; öyle bir solcuydu ki, çok güzel solcuydu; hayran bırakacak kadar solcuydu, örnek alınacak kadar solcuydu, biz kadar, yani, biz kadar solcuydu...
Bu insancıllığıyla dedi Ceyhan mapusundaki son toplu sohbette:
"Madem ki solcuyuz, o hâlde işimizi yapalım, devrimi tamamlayalım."