Güvenle baktı, uzundan da uzun baktı, kalbinin sahillerinden neşeli sesle baktı, baktı da "Nasılsın?" dedi, dedi de kaygıyla dedi, meraktan dedi, sevdiğinden dedi, yarını dikkatle beklerdi.

"Çok değiştik, eski ben değilim, aynaya baktığımda beni tanıdığın günlerdeki değilim, ne tümcelerim aynı, ne beklentilerim aynı, ne fiziğim aynı," dedi; dedi demesine de ama demesine pişman olmadı, o da pişman etmedi, bir güzel de sevindirdi.

"Değişeceğiz elbet," dedi, derhal demeye devam etti:
"Hareket halinde olan şey değişim halinde olur, olmuyoroysa hareket halinde değildir, en çok da beyni hareket etmiyordur; okumuyordur, araştırmayıp, soru sormuyordur, düşünmüyordur, sorgulamıyordur; mal gibi yaşıyor, camış gibi yatıyordur," dedi, susmadı, kısa bir yutkunma yaşadı.

"Değişeceğiz, değiştikçe değişeceğiz, yenileneceğiz, yenilendikçe güzelleşeceğiz. Değişmemek doğanın hareket yasasını ihlal etmektir, diyalektiğin ayaklarını havaya dikmektir, hareket varsa değişim de vardır," dedi, baktı dinleniyor, baktı dinletiyor durur mu, durmadı, durmaya da pek hevesli değildi:

"Burada bir hassasiyet var, değişeceğiz elbet, ama nasıl? Evrileceğiz elbet ama ne yöne? İyiye, güzele, doğruya evrilmek de var; olumsuzluğa, çirkinleşmeye, kötüleşmeye evrilmek de," dedi, geleceğine neşeyle, bir güzel tebessümle baktı, gelecek huzurlandırdı, ipil ipil yandı gözleri, sonra yandı coştu, coştu yandı, sonra hep yandı, yanarken ölmemek için tek nedenini dile getirdi:
Kapitalizmi yenmek.

Yaşarken olumluluğa evrilmek önceliğiydi, evrildi de kendini hem iyileştirdi hem güzelleştirdi; yoksa bu kadar kötülüğe nasıl dayanacaktı, nasıl kendini var edecekti?

Her adımını bilerek attı, bilerek ileriye baktı, mapustan çıkınca buraya kadar demedi, beyaz bayrak çekmedi, ne gericileri, ne milliyetçileri, ne faşistleri sevindirdi; korktu, kaçtı, yenildi dedirtmedi, inançlarını bozuk para gibi harcamadan, sürekli bütünleye bütünleye çoğalltı; yetinmedi var olanla, öğrenmem buraya kadar demedi, demedi de sayılan, sevilen, güvenilen olmaya devam etti.

Fuat'la sokakta, mitingde yürümek her arkadaşı için güvendi, mapusu paylaşmak da. Yemek grevlerinde yalnız bırakmayacağını; hücrede, falakada, sıra dayağında bilirlerdi ondan bir yamukluğun gelmeyeceğini, gelmedi de, eğilmeyen bir selvi gibiydi tahliye olduğunda.

Çalıştı çabaladı, kendini ezdirmedi, bir solcu gibi dost sohbetlerine katıldı, bir solcu gibi sevdi, bir solcu gibi renkler aradı, tuvalin başına geçti, bir solcu gibi hayatı, mücadeleyi resmetmek için hayaller kurdu.

Hayalleri çocukken de severdi, mapustayken de; şimdi de seviyordu, solcu hayalsiz olmaz der, başkaca bir şey demezdi.

Dayak yemeyi seviyormuş gibi dayakları mıknatıs gibi çekiyordu her nedense. Hücrede herkes slogan atardı, sanki bir o, sanki ilk o atmış gibi askerler gelir, elini uzat der, o da koridora çekilip daha çok dayak yememek için uzatır, avuç içleri kalınlaşıncaya kadar, en az üç gün tahta kaşığı tutamayacak kadar kamçıyla dayak yer, eklemlerini hareket ettiremezdi. Oysa hiç sevmemişti dayağı, atandan da nefret etmişti, bu da yetmemiş, dayakçıları affetmemişti.

Niye affedecekti ki, dayak bilgisiz insanların derhal başvurduğu bir banal yöntemdi.

İnanmazdı kadere, inananları da güçsüz görürdü; bunda da pek haklıydı, bu yüzden kalbi boş değildi, bu yüzden aklı da boş değildi. Hep bir şeyler vardı aklında; insan vardı, çözümlenmesi gereken problemler vardı, mücadelenin ince ve her şeyin mübah olmadığı taktikleri vardı, dürüstlük vardı, kendini ihmal etmeden insan için çabalamak vardı...

Aşk da vardı aklında, çok vardı; solculuğunu aşkla, aşkı da solculuğuyla besleyip duruyordu, ancak böylece iyimserliği içinde besleyebiliyordu.

Her zaman açık tutardı kapılarını. Kapalı yaşamak önce kendine güvensizlikti, sonra insana; görmemiştir kimse akıl kapısını, gönül kapısını, dostluk kapısını, evinin kapısını kapalı tuttuğunu; böyle birleşileceğini, böyle yan yana gelineceğini biliyordu.

Ölüm insana hem yakın hem uzaktır derdi; sonra derdi solcular da ölür, aşık olanlar da ama insan gibi ölürler, çoğala çoğala, seve seve, eke eke aşkı...

Azala azala çoğalıyordu, bu da hoşuna gidiyordu.

Ağladı, çekinmeden ağladı, utanmadan ağladı, vazgeçmeden ağladı, azala azala ağladı, çoğala çoğala ağladı; bunu da solculuğu öldürmemek adına yapıyordu, pek iyi yapıyordu.

Fırçayı boyaya değdirirken doğa kendini doğuruyordu. Tuvalin önündeydi, güneş perdenin aralığından uzanırken tuvale, o renklerden renk tasarlıyordu.

Attı ilk fırçayı, her fırçasını ilkleştirerek attı, attı gün renklendi, şenlendi, şenlendi de hemen o an:
"Sanat muhalif değil ileridir, öndedir, gençtir, yeniyi bulur, eskinin üzerini estetik edasıyla örter; sanat bir tek sanatın muhalifidir," dedi, tuvale imzasını attı.