Eskiden birine ulaşmak için telefon açardık, kapısını çalardık, yanına giderdik. Şimdi bir insanın nerede olduğunu, ne yaptığını, ne yediğini, nereye gittiğini birkaç saniyede öğrenebiliyoruz. Mesaj atıyoruz, görüldü oluyor; arıyoruz, meşgul çalıyor; fotoğraf gönderiyoruz, beğeni geliyor. İletişim hiç olmadığı kadar kolaylaştı ama nedense birbirimizi anlamak her geçen gün biraz daha zorlaşıyor.

Çünkü artık çoğu zaman konuşmuyor, cevap veriyoruz. Dinlemiyor, sıranın bize gelmesini bekliyoruz. Karşımızdakinin yüzüne bakmak yerine ekrandaki üç noktaya bakıyoruz: “Yazıyor…” Belki de en büyük yalnızlığımız burada başlıyor. İnsanların hayatlarının içine birkaç saniyede girebiliyor ama kalplerine bir türlü dokunamıyoruz.

Bazen bir insanın ihtiyacı uzun uzun anlatmak değil, sadece gerçekten dinlenmek. “Nasılsın?” sorusunun alışkanlıktan değil, meraktan sorulması. Bir mesajın cevabının saatlerce bekletilmemesi değil belki mesele; o cevabın içten olması. Çünkü insan, en çok da kalabalıkların içinde anlaşılmadığında yalnız kalıyor. Yanımızda insanlar varken bile kendimizi uzaklarda hissetmemizin sebebi belki de bu.

Belki biraz yavaşlamamız gerekiyor. Telefonu bir kenara bırakıp karşımızdakinin gözlerine bakmaya, gerçekten dinlemeye, cevap vermeden önce anlamaya… Çünkü teknoloji bize dünyanın her köşesine ulaşma imkânı verdi ama birbirimize ulaşmanın yolu hâlâ çok eski: biraz zaman, biraz dikkat ve biraz da samimiyet. Herkese ulaşabildiğimiz bu çağda, birbirimize gerçekten ulaşmayı yeniden öğrenmemiz gerekiyor.

Sağlıcakla kalın. Haftaya görüşmek üzere...