Çocukken mutluluk çok basitti. Yeni alınmış bir oyuncak, dondurma yemek, yağmurda ıslanmak ya da arkadaşlarla saatlerce oyun oynamak yeterdi. Mutlu olmak için büyük sebeplere ihtiyacımız yoktu; küçük şeylerin değerini daha iyi biliyorduk. Büyüdükçe ise mutluluğu biraz daha zorlaştırdık. Daha güzel bir ev, daha iyi bir iş, daha çok para, daha fazla başarı derken mutluluğu hep bir sonraki hedefin arkasına koymaya başladık.
Sonra hayat bize bazı şeyleri öğretiyor. İnsan büyüdükçe aslında mutluluğun sahip olduklarından çok, kaybetmek istemediklerinin farkına varmak olduğunu anlıyor. Sağlık, huzur, sevdiğin insanların iyi olması, akşam eve döndüğünde kafanın rahat olması… Bir zamanlar sıradan gördüğümüz şeyler, zamanla en büyük zenginliğimiz haline geliyor. Bir telefonun çalması ve aradığımız kişinin iyi olduğunu duymak bile bazen koca bir günün mutluluğu olabiliyor.
Belki de büyümek, mutluluğun peşinden koşmayı bırakıp onu fark etmeyi öğrenmek demek. Sabah içtiğimiz kahvenin tadını almak, çocuğumuzun sesini duymak, sevdiğimiz biriyle yapılan kısa bir sohbeti önemsemek, uzun zamandır görmediğimiz bir arkadaşla gülmek… Hayatın en güzel anları çoğu zaman fotoğrafını çekmeye bile gerek duymadığımız kadar sıradan anların içinde saklı. Çünkü bazı mutluluklar gösterişsizdir; sessizce gelir ve insanın içini ısıtır.
Ve galiba yaş aldıkça dileklerimiz de sadeleşiyor. Eskiden “Daha fazlası olsun” derken, şimdi “Yeter ki huzurumuz olsun” diyoruz. Her şeyin mükemmel olmasını değil, elimizdekilerin kıymetini bilmeyi istiyoruz. Çünkü insan büyüdükçe anlıyor ki mutluluk, hayatın kusursuz olması değil; kusurlarının arasında bile şükredecek bir şey bulabilmek. Belki de gerçek büyümek, daha çok şeye sahip olmak değil, sahip olduklarının seni mutlu etmeye yettiğini fark etmek.
Sağlıcakla kalın. Haftaya görüşmek üzere