Benden lafı dolandırmadan doğruyu anlatmam isteniyor.

Yazar olmak bu, insan olmak da bu.

Eğer buysan anlatacaksın doğruları, göstereceksin yanlışı, bu doğrular için mücadele etmesini bileceksin; yoksa fıssın, elmanın küçüğüsün.

Mesela işçiler grevde, insan gibi yaşamak adına hak arıyorlar. Karşılığında sadece işverenin şiddetini bulmuyorlar, onu sahiplenen iktidarı da görüyorlar. İşten atılıyorlar, yetmiyor, içeri alınıyorlar, sonra bir ton hakaret...

Konuşacaksın!

Ağır bir sorumluluk değil aslında bu, bu bir sorumluluk; yerine getirilmesi gereken bir duyarlılık, insanlık...

Yetkinlik de gerektiren bir vazife bu elbette.

İşte beni durduran da bu.

Bana bu vazifeyi kim verecek?

Ben kendime bu vazifeyi verebilir miyim?

Başlı başına bir sorun.

Yetkin miyim?

Yetkinsem ne kadar yetkinim?

Doğruları bulup gün yüzüne çıkartacak kadar mı?

Ya yetkin değilsem?

Bu, insanlığın felaketi olur belki de. Sonra kendimi affedemem, hiç affetmem.

En iyisi, dedim, sen doğruları gösterme; doğruları göstermeye kalkan din adamlarından biri olma.

Sen sadece yanlışları göster.

Doğrular birlikte bulunsun, bulunmak isteniyorsa.

O gün bugün bunu yapıyorum açıkçası.

Bir de soru sordurtuyorum.

En önemlisi, en gereklisi bu kanımca.

Soru sormanın da bir yolu yordamı var.

Yanlış sorudan yanlış cevaplar çıkar.

Mesela “Şiir nedir?” diye sordular geçenlerde, yanıtladım:

“Şiir eylemcidir, tıpkı öykü, roman ve denemeler gibi... Grevcilerle grevdedir. Bakmışsın bir barikattadır, bir protestodadır. Ararsın, mitingde bulursun. Yürüyüşte safını alır...”

Lakin bundan evvel sorulması gereken bir soru var, o da şu:

“Neden şiir yazılmalı?”

Ya da şöyle sormalı:

“Sanatçılar, neden sanat yapıyorsunuz?”

Doğruya böyle ulaşılır, yoksa anlamlar karıṣır.

Nedir demeden önce neden demeli.

Benim nedenim şu:

İnsanın insanlaştığı bir dünya istediğim için roman yazıyorum.

Ya, siz?

Siz niye yazıyorsunuz?

Ha, doğrular da geçicidir, tıpkı güzellikler gibi.

Dünün doğrusu bugünün yanlışı olabiliyor, bugünün yanlıṣı geçmiṣin doğrusu olduğu gibi.

Mutlakiyet yoktur doğruda.

Doğru diyalektiktir, değişir, dönüşür, yenilenir...

Yarın bakmışız ki o dört elle sarıldığımız, uğruna bedeller ödediğimiz doğrular yanlışlaşmıştır.

Güzellikler gibi dedik ama nice güzellikler çirkinleşiyor gözümüzün önünde; içimiz parçalanarak izliyoruz çürümeyi.

Ve biz, nasıl ki güzellikleri sorguluyorsak doğrularımızı da sorgulamalıyız.

Her aklı başında insan gibi biliyoruz ki her doğrunun içinde yanlış, her yanlışın içinde doğrular vardır.

Doğrulardayken doğruları daha nasıl doğrularız, demeliyiz, mesele bu.

Şimdi desem ki biz şükrettiğimiz için dünya kötüye gidiyor...

Ya da desem ki biz güvensiz olduğumuz için birleşmeler olmuyor, bu yüzden örgütlü kapitalizme yeniliyoruz.

Ve eklesem, desem ki, almazsam aklımı ipe asar mısın beni?

Hayat anlamını üretkenliklerde buluyor, Oblomovculukta değil.

Eklesem sonra, iyi insanlar zengin olamaz, azla hiç mutlu olamaz.

Ama biz ne yapıyoruz ısrarla:

Kimseye dokunmadan gidip geliyoruz, duraklarda beklemeden, kimseyi görmeden, sevmeden, “Bana değmeyen yılan bin yaşasın.” diyerek, nefes nefese yarışarak.

Sonra kapımızın çalınmamasından şikâyet ederiz.

Yine sözü dolandırmadan söyleyeyim derken lafı uzattım ha uzattım.

Okur da artık idare etsin, uzun laflardan kısa hisseler çıkartsın, alsın...

Belki lazım olur.