Gaz Bakkal sonunda elime geçti, uzun bir bekleyişten sonra. Yazar tarafından imzalı üstelik. Sevindirdi, sevindim. Öykümüz hiç noktalanmasın diye de not düşmüş, uyarır nitelikte: “Ben okuru uyarayım, öykünüz hiç noktalanmasın. Nokta olacaksa üç noktalı olsun.”

Gaz Bakkal, bir öykü kitabı. 80 sayfalık, 12 öyküden oluşmuş. Yazarı Hikmet Işık Cankat.

Kitaba yakışan en güzel isim, kanımca bu. Birbirinden güzel isimler de var elbette. Mesela Seniha, Kum ve Kil, Kilim, Irzı Kırık... gibi. Öyküleri okuyunca eminim hepiniz isim konusunda haksız olmayan önerileriniz olacaktır. Bu da eminim yazarı kıvançlandıracaktır.

Burada öyküleri bir bir özetleyecek değilim. Özetlemeye kalksam, özetlemediğim yere haksızlık olacaktır. En iyisi bunu okura bırakayım. Zaten öyküler kısa, ama öyle kısa değil; hacimli öyküler. Yazar bize “kısa sözün uzunu” dedirtiyor. Her tümcesi sanki bir aforizma, sanki kompozisyon başlığı.

Yazar, karakterlerin ve olayların tamamen kurgusal olduğunu söylese de aslında hiç de kurgusal gelmedi bana. Birçok öyküde, “İşte bu benim, bunun benzerini ben de yaşadım.” dedim.

Bize yabancı olmayan, bizi kendinden ötelemeyen bir dili var. Zorlanmamış tümcelerle örülmüş, hiçbir fikri de sündürmemiş, gereksiz tekrarlara pek düşmemiş. Okurken ne diline dolanıyor ne damağıma yapışıyor tümceler. Bu çok iyi.

Ve en önemlisi, yazarın sağlam bir felsefesi var; ayakları yere basan, çelişmeyen. Materyalistçe yazmış, diyalektik bir dille, neden ve sonuçlarıyla. Bakıyorsun, sadece insan ve hayvanlar canlı değil; her şey canlı: ağaç, toprak, taş, su, ot... Devinim hâlinde. Adeta bize diyor ki sanat ve edebiyat diyalektik materyalistçe yapılır.

Öykülerde sadece insan sevgisine rastlanılmıyor; doğa sevgisi de var, hayvan sevgisi de. “Hayvan sevgim de bu savaşçı ruhumdan geliyor.” diyor. Burada savaşçı kavramı rahatsız edici gelse de —ki bu kelime yerine başka bir kelime seçebilirdi, daha iyi olurdu— okuyunca anlıyoruz ki yazarın savaşçılığında kan döken, yakıp yıkan, yaralayıp öldüren, bombalar yağdıran bir savaşçılık yok. Fikirlerin sağanak yağdığı bir savaştan yana olduğunu derhâl anlıyoruz.

Yazar, slogansı bir dille sevgi insanı olduğunu söylemese de biz anlıyoruz onun tüm ereğinin sevgi olduğunu. Kitabı kapayınca bize şunu dedirtiyor: Her şey sevgiyle dönüşür, yeniliklerde sevgi vardır.

Dikkatimi çeken bir şey de şu: Yazar çok sabırsız. Ertelemeden yaşamayı anlatıyor, ertelemenin ertelenmek olduğunu söylüyor adeta.

Ve yazar hiç umutçu değil, umut etmeyi tembellerin işi gibi görüyor. İstiyor musunuz, istiyorsanız kalkın, yapın, diyor. Okuru incitmeden bir güzel diyor: Oblomov olmayın.

Okurken yazar “Yazmaya çok geç kaldım.” gibi görünse de, sanki sabırsızlığı buradan geliyormuş gibi bir algı yaratsa da hiç geç kalmadığını buradan söylemek isterim.

“Geç kalmak yok, başlamamak var.” diyorum.

Öyküleri hayatı sevdirirken, kanımca hayat da öykülerini sevdirecek, iyi sevdirecek. Çünkü yazar da insanları seviyor.

Sonuç olarak diyemiyorum; yazar bizi sonuca götürmüyor. Her son, bir başlamak dedirtiyor. Bu nedenle öyküleri bize sanatın, edebiyatın da politik bir duruşu olması gerektiğini anlatmakla kalmıyor, gözümüze sokuyor. Diyor ki: Yoksulluk kader değildir. Şiddete maruz kalmak, fikirlerden dolayı, esprilerden dolayı mapusa girmek, işsiz kalmak... kader değildir.

Yapacak bir şey var: Okumak. Keyifle okuyacaksınız yazarı.