Usulca sokuldu romana. Uzunca zamandır başucundaydı. Roman ona bakardı, o romana. Ama bir türlü içine giremezdi. Bakmakla yetindi.

Kimi zaman ellerinin arasına alır, örselemeden, kirletmeden tutardı. Yatağa girmeden önce elini mutlaka yıkardı; sadece ağzını değil. Parmakları kabında gezinir, kimi yerlerde durur, kimi yerlerdeyse parmaklarını kontrol edemez, kendine çekerdi. Dudaklarına kadar yaklaştırır, içten bir buse bırakmadan, burnunun ucuna değecek kadar yakınlaştırdığı romanı koklar; kendisini tahrik eden, arzularını adeta kırbaçlayıp şahlandıran kokusunu içine çekerdi.

Parmak uçları adının üzerine gelince isyan edesi gelir, özlediği günlerin hıncını alırcasına işaret parmağını harflerin üzerinde, yeniden yazıyormuşçasına dolaştırırdı.

Romanın yüzüne işlenen renkler kendi rengiydi; kendini ifade eden, duygularını yansıtan, yaşam felsefesini dile getiren renklerdi. Renklere bakınca arenadaki boğa gibi canlanır, dalga dalga kabarır; sonra uysal bir kedi gibi bir kenara pusar, yatağa serilen çarşafa dönüşürdü.

İyi olmayı önceliğine alan bir roman olduğunu ilk gördüğünde anlamıştı. İyi olmak için çabalayanların önüne engeller koymuyordu; bunu da hissettiriyordu. Ezildiğini, gözetim altında tutulduğunu, sansürden ve otosansürden geçtiğini, mahpuslukla tehdit edildiğini; devleti devirmekle, anayasal düzeni yıkmakla, vatana ihanetle, ajanlıkla suçlanabileceğini adıyla anlatıyordu.

“Gözüm değince gelişini anımsatıyor, gidişini de anımsatacak sanki,” der gibiydi. Ardından, “Nasıl olur da destanını unutursun?” diye ekledi. Işığı gözüne değdi.

Kalınlığını hissedince içi birden kabardı. Sayfa sayısına bakmadan sarıldı; roman da ona sarıldı. Varacakları yere kadar gitmeye hazırdılar. Ama o an, şu an mıydı?

O an şu an değildi; bunu romanın kabının kayganlığından çıkardı.

İnsan sevince aldığı bütün kararları unutuyordu. O da bir an unuttu. Unutmak istediğinden unuttu; bu, tutarsızlığından değildi. Varacağı yere kadar gitmenin anı bu an mı, diye sormasındandı. Bu soruyu çok yersiz bulup sormasaydı, bu an varacağı yere kadar giderdi.

Bunun için tembelliği terk etmişti. Yaz demeden, kış demeden; ayın başı, ayın ortası demeden içine girecekti. Kimselere söylemediği niyeti buydu.

En çok, o olmaya çalışanların incitici eleştirilerine maruz kalmakla yetinmiyor; yıpratıcı, kıskanç bakışlardan da rahatsız oluyordu. Ayaza yakalanmış gibi sinirden titriyor, ama elinden bırakmıyordu.

Bıraktığında firar edeceği korkusuna kapıldı. Romanı iki elinin arasına aldı; sıkmadan, bükmeden, kırmadan avuçlarında tuttu. Parmakları kafesin parmaklıklarına dönüştü.

Sonra birden avuçlarını açtı. Bir romanı asla tutsak alamayacağını, yaşadığı deneyimlerden çıkarmıştı. Avucunda bir güvercin gibiydi; sayfaları kanat gibi açılsa uçup gidecek sandı. Bunu hem istedi hem istemedi.

Tutsak edilmeden yanında olmasını istedi. O an bu an olduğunda, içine yel gibi girmesini isteyecekti.

İlk kez, okur gibi sırtındaki yazıyı okudu:

“Yazılırken çok satılayım diye yazılmadım, çok okunayım diye yazılıyorum.

‘Yazıldıklarım çay gibi bekletiliyor. Demlenince yeniden ele alınıyorum. Çürümüş cümlelerim atılıyor, kalanlarla okura misafir oluyorum. Rafta tozlanmak istemem; okuna okuna eskitin beni…’

Durdu, gözleri güldü. Parmak uçları yeniden gezindi. Tahrik oldukça daha da gezindi.

Açtı.

İçine girdi, varacağı yere kadar vardı.

O an bu andı.