Yaşam bir tanıma yolculuğudur dersem gayet yerinde olur. Tıpkı birini ilk kez tanımak için ona gitmek gibi.
Özensiz çıkmıştı sokağa; zaten hep özensiz çıkardı evden, bunu doğallıktan sayardı. Doğal olmakla övünürdü oldu bitti, kendisiyle gurur duyardı.
Bir hafta öncesinden randevulaşmışlardı. İkisi de bir zamandır yalnızdı. Gına getirmişti yalnızlıkları ve ikisi de “dama” demişti artık. Arayışlar sonucunda bulmuşlardı birbirlerini.
Milyonlarca insan gibi sosyal medyada karşılaştılar, geceli gündüzlü sohbet ettiler, sonunda buluşmaya karar kıldılar.
Bir arkadaşı, “Avın kazana yakın olanı makbuldur,” demişti. Bundandı uzaktakilere mesafeli duruşu.
Buluşma kararını aldıran şu tümce olmuştu; yoksa belki bir süre daha bekleyeceklerdi:
“Ben senin ömrüne adayım, misafirliğine değil.”
Önceleri şu sözlerle kendilerini avutuyorlardı:
“Böyle gayet iyiyim, rahatım, karışanım görüşenim yok, kimsenin dırdırını da çekmiyorum.”
Bir sohbet sonrası bir yerde şunu okumuştu, karmakarışık oldu:
“Misafir girmeyen eve sosyolog, aşk girmeyen kalbe psikolog girer.”
O gece uyumadı; bu sözü düşünüp durdu, onu düşündü, iki de bir aktif mi diye baktı. O an ona çok ihtiyaç duymuştu.
Arkadaşlarıyla birlikteyken iyi insan olduğunu anlamakta zorlanmıyordu ama onunlayken sadece bunları değil, cinsiyetini de fark ediyordu. Bu da fena hâlde hoşuna gidiyordu. Epeydir cinsiyetini unuttuğunun ayrımına varmıştı, garip bir üslupla.
Bazen insan sadece kendini değil, karşı cinsini de öyle özler ki yer gök ona kesilir.
Kararsızlığı ikisi de terk etmişti. Önce bahaneleri terk ettiler, sonra hayatlarına yön verenleri. Bunu yapınca kendilerini hayatın içinde gördüler. Hayatın kurban gibi adanamayacağını anlamakta zorlandılar ama anladılar. Onun bunun kurbanı olmak değil, ona buna fedakârlık yapmak da değildi hayat; kendini asla ihmal etmeden, kendini yok saydırmadan yaşamaktı, özene bezene, kendini ciddiye alarak...
Bekledi masada. Kürdan gördü, aldı. Dudaklarının arasında çevirdi, dolandırdı, arada bir dişlerinin arasına soktu.
Beklerken taramadığı saçlarıyla oynadı, çekti, çekiştirdi, karmakarışık sakalını kaşıdı. O esnada yanından geçen adamın parfüm kokusu burnuna doldu. Parfümü yoktu, almaz olmuştu çok seneler önce. Doğal kokmalıydı insan, bundan yanaydı.
Her şeyi doğal olmalıydı. Giyim kuşam, oturup kalkma, konuşma, gülme...
Doğal karşıladı, ağzında kürdanla ayağa kalktı, elini uzattı; aynı anda karşılıklı oturdular.
Baktı, kıyamadı. Baktı, su gibi akıyordu. Baktı bir daha baktı. Baktı, zihni karıştı, toparlayamadı aklını, söyleyeceklerini bütünleyemedi. Kalkıncaya kadar başka yere bakmadı; sipariş alan, siparişleri getirene de bakmadı, hep ona baktı.
“İşte en doğal hâlimle karşındayım, merak ediyordun, nasıl buldun beni?” dedi.
Son kez karşısında oturdu.
Son iletisini aldı birkaç saat sonra. Yazdı, sildi; sonunda üç kelime yazdı, WhatsApp’tan yolladı:
“Doğallık özensizlik değildir.”
“Hiç kaybetmeyeceğimizi sandığımız anda başlıyordu kaybetmelerimiz,” diyen bir tümce anımsadı.
Pencerenin önüne oturdu eskisi gibi.