Rastgele bir yerde, yanlışlıkla bir haber bültenine denk gelmeye görün; başınızdan aşağı kaynar su dökülmüş gibi bir sürü portre iniyor gözünüzün önüne. Evi başına yıkılan köylünün yüzü, oğlunun öldürüldüğünü duyan babanın yüzü, insanoğlundan çekmediği kalmamış bir hayvanın yüzü ve alevler içinde kalan doğanın yüzü... Spikerlerin her acıyı aynı tonda okuduğu dünyada, öylece bakıyorsunuz ekrana. Size verilmiş merhametin bütün bonkörlüğüyle kendinizi o yüzlerin hepsinin yerine koyuyorsunuz; sonra, yaşıyor olmanın, insan olmanın bütün acısı içinize doluyor o an. İşte bu an, tüm yüzlerin bir Dostoyevski karakterine dönüştüğü ve hepimizin birkaç dakikalığına Dostoyevski olduğu an.
Yeryüzünde, yeraltında ve gökyüzünde; var olan bütün acıları ''gerçekçe'' yazmaktan sorumlu bir kâtipti o. Bir yazarın sahip olması gereken en önemli şey, yani empati duygusu onda öyle fazlaydı ki kendi acısını, başkalarının acısı içinde kaybediyordu. Bu masada size Dostoyevskiyi anlatacağım ama siz onu zaten yakından tanıyorsunuz. Çünkü Stefan Zweig'ın dediği gibi: ''Kim kendini iyi tanıyorsa, onu da tanıyordur.''
Dostoyevski en başından beri hayalini kurduğu güzel ve yüce olana, edebiyata vakit ayırabilecektir. Deli gibi okumaya başlar, okudukça tuhaf bir şekilde etkilenir her şeyden; eskiden okuduğu kitaplar bile içindeki yeni gücü kımıldatır. İşte yaratma gücü böyle açığa çıkar ve ilk romanı İnsancıklar'ı 1845'te böyle yazar. Düşüncelerini söylemek için mektup türünü ustalıkla kullandığı eserde, orta yaşlı bir kâtibin, kendinden oldukça küçük bir kızla olan mektuplaşmaları, toplumsal gerçeklerin çerçevesinde işlenmiştir. Konu çok basit: Bütün dünyayı sevmenin herkes için olağanüstü güzel bir zevk ve görev olduğuna inanan iyi yürekli basit insanlarla ilgili ona göre bu eser korkunç derecede gerçektir. Bu eser büyük bir yazarın haberini veriyordur.
Dünyayı ''günahtan arınmak için acı çekme mekânı'' olarak gören Dostoyevski; çektiği acılarla daima yeni karakter olarak doğmuş, üstelik bu karakterleri öylesine, alelade oluşturmamıştır. Eserlerinde hiçbir detay yapmacık değildir, hiçbir insan yoktur ki bir insan olarak deştiği duyguları hissetmesin. İlhamını tamamen gerçekten alır, gerçeğin üzerine atılan minik fırça darbeleriyle edebiyatını inşa eder. Kesim, sınıf ve rütbe fark etmeksizin insan ruhunun bütün derinliği ortadadır.
28 Ocak 1881'de ciğer kanaması geçirerek öldüğünde, son kurduğu cümleler ''Bugün öleceğimdir''. Dostoyevski, bir acı çekme mekânı olan bu yeraltında son insancığın da iç sesi susana kadar yaşayacaktır. Çünkü dün, bugün ya da yarın; biz insancıklar hepimiz birer Dostoyevski karakteriyiz.