“Acılar örterken gülüşleri, yetersiz kalıyordu acıları örtmeye.”

Bu aforizmamı düşünürken kendisinden uzaklaşmıyordu; aksine zihninin derinliklerine doğru iniyor, altın bulmuş gibi sevinçle güne taşıyordu fikirlerini.

Kıyısına oturduğu dere sanki kendi içine, sanki içinden dışına akıyordu. Dolmuyordu, doymuyordu, durmuyordu... Her akan su gibi kir taşıyordu; “akan su kir tutmaz” diyenlere bakarak, gülerek...

“Acıları neden örtemiyoruz?” diye sordum ona. Bulamadı yanıtını hemencecik. Aslında derhâl buluyordu yanıtı ama her verdiği yanıtı yetersiz buluyordu; yersiz değil...

“Yetersiz kalmamızdan dolayı mı acılarımızı bal eyliyoruz?” diye bir soru daha attım, durgun suya taş atar gibi gümbeden. Baktı.

“İnsan kendini yaratırken, kendini var etme sürecine girerken acıyı da yarattı?” dedi.

Bitmiyordu taşlar, bitmiyordu yanıtlar, arayışlar durmuyordu.

İlkel insan, doğayla çelişkilerini çözümlerken kaçınılmaz olarak doğanın ürettiği acıları yaşıyordu. Çelişkilerini çözümledikçe acıları azalıyor, hafifliyordu.

Devreye insanın insanla çelişkisi girince, özel mülkiyet çağı başlayınca yani, suni acılar da girdi hayatımıza. Buna ezen-ezilen ilişkisi diyordu Marx; bir başka deyişle sömüren-sömürülen ilişkisi diye adlandırıyordu. Sömüren, sömürmenin hazzını ve gücünü alınca, daha çok sömürmek isteyince acının boyutu artıyordu.

Buna kötülük dedi insan. Sonra örgütlendi kötülük yayıldıkça, güce kavuşunca. Bir biz ezildik, un olduk, hamur olamıyoruz ama.

Bundan mıydı her insana siyahın yakışması, yoksa siyaha yüklediğimiz yas havası mı yakışıyordu acıyı sürüye sürüye bugüne getiren insana?

Üzerinde siyah görenlerin, “Siyah size yakışıyor.” demelerinden dolayı mı siyah giymeyi daha çok tercih ediyordu?

Denilenden ziyade diyene bakıyordu, bir de yakışana; böyle de yapmalı.

İnsanları tanımayı oldum olası abarttı insan. “Kırk yıllık eşimi bile tanıyamamışım.” dedi...

İnsan çözünce insanı, çelişkileri çözecek; acıları hem azaltacak hem etkisini kıracaktı.

Çaba buydu, bilimle verilirdi her çaba. İnsan da başı her sıkıştığında bilimin kapısını araladı.

En büyük şikâyeti, insanların kendisini saklamaya çabalamasıydı. Yersiz ve bilim dışıydı bu; yüzdeki hangi makyaj sabahı görürdü ki?

Kendisini saklamıyordu, hiç kimseden kendisini sürekli saklayamayacağını tahmin ediyordu. Yalan söyleyebilir, kendisinde olanı azmış gibi veya hiç yokmuş gibi gösterebilirdi; abartabilirdi de.

Onda olan ne varsa her insanda o vardı; az veya çok vardı ama vardı. Öyle uzun zamanlara, öyle zor çabalara gerek yoktu. Çelişkileri, uzlaşmaz çelişkileri bilen kendini bilirdi. Aklını kullanamayan, olan biteni fark edemeyen, acıları bir kadermiş gibi yaşardı; bilime değil, sorgulamanın yasak olduğu felsefeye, dine inandı.

Farkı fark edenlerdendi, sorgulayandı olan biteni. Bu nedenle romana iyi gidiyordu, okuyana iyi geliyordu. Ayırdındaydı bilgelerin ve bilim insanlarının yolunun tehlikeli olduğunun, ama doğru olduğunun.

Geldi derenin kenarına. Aramadı taş, kuru ot aramadı; çöktü dizlerinin üzerine. Tarih şiddetli akıyordu; ölümlü kalımlı, açgözlü akıyordu. Akan suya baktı, köpüklere baktı, sağında solunda dağ gibi duran kirli çamaşırlara baktı sonra.

Gözü korktu, umutsuzluğa girmedi lakin. Çamaşırları tek tek eline aldı, kirleri tanımaya çalıştı; bu, kolay temizlemesini sağlıyordu. Tanıdıkça temizliyor, temizledikçe daha iyi tanıyordu insanı.

Suda kendine baktı. Hem korktu hem cesaretlendi.

Batırdı, çıkardı kendini.

Bunu sürekli yaptı.

Acıları azalıyordu.

Anlaşılmak için çırpınmak yormuyordu onu.

“Güç iştir koynuna insan gibi sokulmak,” dedi, “Hayata insanca dokunmak... Kıskanırlar, göz koyarlar, takoz koyarlar. Sayarlar utancı, utanmazlıktan,” dedi.

Derhâl akan suya baktı, baktı, çok baktı, uzun uzun baktı...