Bir elim saçlarımdaydı, diğer elim parşömenin üzerinde... Yerde, düğümleri çözülmüş bohça gibi açılıyordu fikirlerim. Parmaklarım saç diplerime dokunurken, sanki ince belli bardağın içindeki çay kaşığı gibi kibardı. Bardak içinde dolandıkça sanki aklımı karıştırıyordu. Bu karışma hoşuma gitti. Tatlanıyordum; bunu hissettikçe daha çok karışmak istiyordum. Gözüm çay kaşığının çizdiği dairelerdeydi. Yüzeyinde oluşturduğu burgaç hiç korkunç gelmiyordu; beni içine çekiyor, sonra kurumam için adeta parşömenin üzerine seriyordu. Az önce minderde yenilmiş pehlivan gibiydim oysa.

Yazım emekçiliğimi bohçacılara benzetmem de sanırım bundandı. Aklımı, gün boyu sırtımda taşıdığım bohçaya benzetiyordum; bu da hoşuma gidiyordu. Başımda toplanan insanların önünde bohçamı açmak beni gururlandırıyor, havaya sokuyordu. Benim de açtıkça açasım geliyordu aklımı.

Hayat neden uymuyor okullarda öğretilenlere?

Okul mu yanlış eğitim veriyor, yaşam mı?

Bunu hangi bilgeye sormalı?

Ortada sanırım bir gereksizlik var. Ya da insanı oyalayan... Ya da, ne bileyim, insanı çelişkiye düşürüp zayıf yanından tutarak faydalanmak isteyen bir şey.

Okula neden gider insan?

Okulu neden açıyoruz?

Bizden istenen sadece okul sıralarını doldurmak mı, bahçesinde oynamamız için mi?

Hadi, gel de yanıt ver!

Kitaplardan korkup kaçan kahramanlar gibiyim ya da hiçbir kitaba sığmayan...

Belki de yanlış kitapların kahramanıyım.

Yükleri yüklenmek, problemleri çözümlemek de yetmiyor bazen yaşamı değerli hâle getirmek için.

Aslında bana bakan gözleri, sevmeyi biliyordu; acının hiçbir tonu korkutmuyordu; bu da beni korkutuyordu.

Ufuklara baktım. Hep bakmak istiyordum, fırsat buldukça da bakıyordum. Önümde kocaman bir hayat yoktu; göremiyordum. Bir saatlik mesafeyi bile göremiyordum. Gördüğüm, içinde devindiğim andı.

Elini uzattığında yağmur yağmaya başlamıştı. Belki birazdan sağanağa dönüşecek, belki de ardından sele; önüne kattığını sürükleyecek.

Yalnızlıktan korktuğumu anlamıştı, bir başıma hiçbir problemi çözemeyeceğimi de...

Her doktor reçetesine “Her gün bir iyilik yap.” diye yazmalı aslında; buna mecbur hissettirmeli kendisini.

Galiba isteğimi duydu.

Araçlar vızır vızır geçiyordu o esnada.

Yürüyenlerin yürüme hakkı yoktu. Alınmıştı bu hakları. Yürüyenler bekliyor, araçlar aldırış etmeden gidip geliyordu.

Elimden tuttu.

Elimden tutsun istiyordum ben de.

Biri geldi, onun elinden tuttu.

Sonra biri geldi, onun elinden tuttu.

Sonra o, onun elinden tuttu.

Ele ele tutuşarak karşıya geçebildik; yoksa belki imkânsızdı bu.

Hiçbir okul bana bunu öğretmemişti.

O esnada taksinin ardında oturan biri seslendi:

“Şoför bey, kalabalıkta inecek var.”