"İçimdeki iyiliği büyüten tek tanıdığım solculardı; bunu iyi biliyorum," dedi; dedi de hemen ardından, yükledi fikirlerini kuşların kanadına; bir güzel özgürleştirdi altın değerindeki fikirlerini.

Sonraları boğuştu Kenan'ın haramileriyle, boğuşurken ne kanını gösteriyordu ne acısını. Sakladıkça kuduruyorlardı, kudurttukça sevindi, sevindikçe halkıyla el sıkıştı, her tuttuğu eldeki samimiyeti hissetti.

Ama derhal, "Sıradan bir imla hatasından ibaret değildir kimilerinin ihaneti," dedi; bunu der demez zelzeleye yakalanmış gibi titredi; olduğu yerde dikili kaldı; bir süre hiç pozisyonunu bozmadı.

Çok çekmişti insanoğlu, adı ihanet olan ölümcül salgından.

“İhanetin her türü kötü de insanın kendine ihanetini nereye koymalı?" diye sordu; sormaz olaydım dercesine midesi yandı, köz düşmüştü.

Ne ihanetler görmüştü, okumuştu, dinlemişti ama hiçbirisi insana olan güvenini sarsmamış, güvenmekten fellik fellik kaçmamıştı; biliyordu insanı insanlaşma sürecine sokup orada ilerletenin güven olduğunu; biliyordu insan toplumsal bir canlıydı, yan yana gelmeden yürüyemez, yan yana gelmeden avlanamaz, tehlikelerle, Kenan'ın haramileriyle baş edemezdi.

Solculuğuydu Ömer'i durmadan yürüyüşe çıkartan; uzun yürüyüşe, devrime uzanan, devrimden sonra da sürecek olan... Yürüdü, isteyerek yürüdü, inanarak yürüdü; biliyordu yürürken bir ihanetçiyle, bir dostla karşılaşacağını; bu ihanetler ona dönüş yaptırmayacaktı.

Yan yana yürürken yoldaşlarıyla, ardına bakarken ileriye de bakıyor, bakarken mantığının kuvvetlendiğini fark ediyordu.

Duyarlıydı; denizdi; denizin renklerini almıştı; dalga oldu bir vakit; bir vakit lodos, tsunami oldu; içinde tür tür balıklar oynaştı; bir zıpladılar, bir daldılar derinlere; karaya çıktı, çıktı da sevdi karayı, filizler verdi; açtı, lale oldu, menekşe oldu, papatya oldu, taç oldu; sonra baktı ki aşık olmuş, bir güzel sevince kesildi bedeni.

Her gece ayrı yataklarda sevdiğine sarılarak uyuyordu, bundan da yorulmuyordu; özliyordu, istiyordu ama yine de mutlu oluyordu; bu mutluluğu birine tarif edemezdi ama güzel olduğunu söylerdi; nitekim sabah kendini iyi hissederek kalkar, günü keyif içinde tamamlar, her geceyi sabırsızlanarak beklerdi.

Siyaseti severdi; daha çok edebiyatla, sanatla belenmiş siyaseti severdi; istiyordu siyasilerle edebiyat dersleri verilsin; istiyordu da boş yere istemiyordu, bunun da mümkün olacağını bilerek istiyordu.

Hayatı tamamen açık bir kitap gibiydi; gizlemediği, gizlemeye gerek duymadığı... Neden gizleyecekti ki? Hayatına gizlenecek suçları, utançları almamıştı ki. "Dürüst insan, solcu insan böyle olur," der, başka türlü demezdi.

"Deyin, hadi nasıl solcu olmam, siz insanları bozarken ahlaksız kapitalistler?" diye sorduğunda, beklemediğim anda yanımda bitmişti. Motorun üzerindeydi, burnumdan akan kanlar durmuyordu. Az önce çevrilmiş, dört kişi tarafından araya alınmış, "Sen de mi komünist oldun?" diyerek bir güzel yumruklanmıştım. Yine motorunun üzerinde faşistleri bulmak için giderken gömleği şişti, aslanın yeleleri gibi dalgalandı.

Motora hız vermeden şöyle dedi, dedi de acımı unutturdu:

"İnan ki bin kez de dayak yesek pes etmeyeceğiz yenene kadar Nemrud’u."

Şimdilerde de ak saçlarını tararken, bir anı kalsın diye fotoğraf çekerken, gözlüksüz okuyamazken "O Büyük Gün Geldiğinde Mustafa Özenç" adlı kitabımı; ilk günlerindeki gibi temizleniyor, yüz alıyordu yoldaşlarından; yüz aldıkça temizliyordu doğayı bir güzel.

Temizlemekten aldığı kuvvetle bağı kuvvetleniyor; gündüzle geceye sarılıyor; haramilere karşı mücadeleye dalıyor; profesyonel devrimciliğiyle insanlığın verdiği vazifeleri yapıyor; bunu da gocunmadan, tatlı bir keyifle, tebessümleriyle süsleyerek yapıyor yine bir güzel.

Baktı ilerlerken etrafına, baktı da dedi:

"Ne yalnız yaşayalım ne yanlış; yaşayacaksak yanlış yan yanayken yaşayalım, elbet bulacağız doğruyu yan yanaysak," dedi, susmadı.

İleri adım attı; atarken adımını, cumhuriyet koluna girdi, iyi olan laikliği önüne aldı...

Ayazdı, üşümüyordu, hiç yalnız değildi.