“Gülüşümüze yenileceksiniz, kahkahalarımızda yaşama tutunacak dal bulamayacaksınız,” dediğinde çok zaman geçmemişti üstünden, vakit erkeni gösteriyordu; yarının ve dünün tam ortasıydı.

Her şeyin halkın lehine işlemediğini gösteriyordu siyaset, korku cüzzam gibi yayılmıştı; güvensizlik de öyle; insanlar sessizlikten ve yalnızlıktan bile şüpheleniyor, gölgesini hafiyeden sayıyordu. Böylesi bir iklimin toprağında gülmek yetişemez deniyordu; hâliyle de güldürenler güldürmekten uzaklaşmışlar, lay lay lom mizah üretiyorlardı; bunu da sanattan sayıyorlardı.

Güldü, gülmesi kendi esprisini üretmesindendi.

Üretti, güldü, baktı korku dağılıyor; baktı gülmeyi, mizah ekmeyi yasaklayanlar korkuyor, yine güldü, sonra tekrar güldü, gülmeleri oyunlaşıyordu habire, buna da bir güzel gülüyordu.

Gülüşü adalet için sesti, geri dönüşümlü, cumhuriyet için, laiklik için sesti, faydalı bir sesti, bu faydayı görüyor, direnme gücünü artırıyordu, yoksa nasıl hücrelere, sulu, dayaklı, cardınlı hücrelere dayanacaktı?

Sevdi gülmeyi.

Karar günü de gülmüştü, hâkim idam dediğinde sloganını gülerek atıyordu; askerin coplarından gülerek koruyordu kendini; koluna inen darbelerin yakmasını gülerek söndürüyordu.

Mapusta da gülerdi. Gülerken nasıl gülüyorsa gözlüğü düşmezdi, yerinde biçimlice dururdu.

Kitap okurken, hele okuduğu kitap Aziz Nesin' dense muhteşem gülerdi; tüm koğuş işi gücü bırakır, gülmesini keyifle izlerdi. Görüşçülerin getirdiği kitaplar içinde Muzaffer İzgü'nün, Rıfat Ilgaz'ın kitabı, Leman, Fırt, Gırgır dergileri varsa ilk Mahmut'a verilir; okusun, gülsün, biz de izleyelim derlerdi. Onun gülüşüne güler, onun gülüşüyle huzurlu olurlardı, bir güzel yenilen dayakları unuturlardı.

Kendisiyle solculuğu bir güzel ifade ederken şu cümleleri kurardı, üşenmeden her defasında tekrarlardı:

“Biz yumruklu yıldızla etle tırnak gibiyiz, yetmez, dille söz gibiyiz, yetmez, toprakla su, divitle okka gibiyiz.”

Özgürlüğü severdi, onu tutsaklıkla kardeş görmezdi; yakalanma, işkence görme, mapusa atılma, yargılanma ihtimalleri hep yanı başında gezerdi; bir köşe başında bir faşist pusuyla gitmek de vardı serinde.

12 Eylül cuntası gelir gelmez süratle arananlar listesinin başlarına alındı, her yakalanana onu sordular, yattığı yeri aradılar, duvarlara afişi asıldı, helikopterlerden fotoğrafı atıldı, her faşist baskınında onu aradılar; arananlar yakalandıkça çember daraldı, yakalandı sonunda. Yargılandı, idam aldı, mapustan mapusa sürüldü, hücrelere atıldı, mapustaki işkencelere dur demek için yemek grevleri yaptı ama hepsini yaparken gülerek kurduğu bir hayali vardı, ne yapıp edip özgürlüğe kaçmalıydı, yoksa mapusta çürüyecekti, bu bir solcuya göre değildi.

Kırşehir mapushanesinde arkadaşlarıyla bu imkânı buldu, bu fırsat kaçmaz dediler hep beraber; hep beraber işe koyuldular, kazdılar, hemencecik kazdılar, çıkan toprağı yercesine bir güzel sakladılar; derken tünelin ucuna geldiler, geldiler de derhal bir güzel kaçtılar, kaçtılar, Mersin'e kadar kaçtılar; hemencecik orada üç firari arkadaşıyla yakalandı.

Doluştu gazeteciler, fotoğrafını çekerlerken yine yüzünde bir tebessüm vardı, huzurlu tebessümdü, yine kaçarım diyordu sanki...

Birtan Keskin'in dizeleri aklından geçiyordu sanki flaşların patlamaları altında:

“Buraya umutlu günler koydum/
Şimdilik uzak gibi görünüyor ama/
Kim bilir birazdan uzanıp dokunursun.”

Her an uzandı, uzandı da bir güzel dokundu özgürlüğe, o anlarda şarkı gibi şunu mırıldandı:

“Birinin elini tutan eli seviyorum, durmadan yukarılara çeken eli seviyorum.”

Sevdi...