Okumadım “Savunma” adlı kitabı dedi, dedi de öteki de dedi: "Okuyup da adam mı olacağım?" Derhal yanıtladı Dinçer:

"Siz okumayınca o eksilir ama siz de çoğalamazsınız."

Okumayanların çoğalamadığını çevresindekilerden, kentinde yaşayanlardan görüyordu; görüyordu da içi parçalanıyordu.

Çukurova iyiden iyiye az okumaya dönüyordu, oysa en çok okuyanların başında gelirdi Adana. "Az okuyanların olduğu yerde sanatçı da az çıkar, kaliteli siyasetçi de insan da az çıkar," dedi; dedi de içine karamsarlık yine de çöreklenmedi. Aslında buna izin vermedi, hiç vermezdi zaten; bilirdi umudun olduğu yerde karamsarlık yeşeremezdi.

Edebiyatçısı az olan kentin hastalığı çok olur, bunu en iyi fark edenlerdendi; son kırk beş yıldaki gözlemi buydu. "Önce böyle miydi Çukurova? Sanatçı ürerdi her hanenin güneşinde; öyle zevzek sanatçı da değil; harbiden, birbirinden filinta olan sanatçı... Her yazdıkları, her söyledikleri, her çizdikleri olay olan, depremler yaratan, cuntacıların koltuklarına oturanları dürten, onları ve sistemlerini tedirgin eden, uykusuz gecelerinde korkuda bırakan... Korkudan dünyanın tanık olmadığı zulümleri icat edenler, bunu da uygulamaktan kaçmazlardı; buna da utanmadan 'Vatan aşkı' derlerdi."

"Zalim olmaktansa zulme uğrayan biri olmak istemem ama illa da biri olacaksam masum, mazlum ve saf olup zulme uğramayı seçerim" dedi çekinmeden. Dedi, dedi de biliyordu; zulmedende insanlık yoktu, insan insandaysa insandı.

Kendini özgür sanıyordu cümle alem. "Kimse karışamaz bana," diyordu; diyordu da her kararı, kendi kararını kendi verdiğini sanıyordu. Buna da inanıyordu; aç tavuğun kendini darı ambarında sanması gibi.

Durmadı gazetedeki haberleri okurken; durulacak gibi de değildi hal. Hal durulma hali, izleme hali, angut angut gülme hali değildi. Bu hal hiç iyi hal değildi de kabullenemiyordu da... Hemencecik, "Bu koca aptallıktır, koca budalalıktır, bir yanılsamadır," dedi. Sonrasında, "Hiçbir kararımızda biz yokuz, özgürlük yok," diye ekledi. Ekledi de eklemeyi sürdürdü; aptallığımızı çöp gibi gözümüze soktu bir güzel. "Bu kararları kendimiz vermiyoruz, yönetenler veriyor; biz de biz veriyoruz sanıyoruz," dedi. Bunu da bir not olarak düşmüştü masasındaki ajandasının tam orta yerine, şişman harflerle.

Sımsıcak bakardı bakınca; bakınca delerek, örerek, severek bakardı da bakarken bir de konuşursa eğer —çok zaman bakarken az konuşurdu— bahar kokuları yayılır, ejder meyvelerini kızartır, bulunduğu mekân insanlığa kesilir, duygusallıktan duyarlılığa geçilirdi. Ama dinletirdi de sesi; en azgın olanı kuzuya çevirir, sakinleştirirdi. Bir anda yaban atlarının becerikli seyisi olur çıkardı. Bunu da bilen kötüler konuşurken gözlerine bakmaz, hep uzak dururlar; arkasından asabi, terörist demekten kaçmazlardı. Bunu da satıcı olmadığını bile bile derlerdi. Onların esasında korktuğu, insandan yana esen sol fikirleriydi; bunu da saklamayı beceremezlerdi.

Solculuğu sokakta, grevlerde, boykotlarda, komşularının açlığında, çocukların uktesinde, mahallesinin sefaletinde tanımamıştı sadece; biriken dertlerde, salgınlarda tanıyıp da sevmemişti. Okudukça solculuğu tanımış; solculuğun ne kadar da erdemli bir felsefe, yaşanılır yaşam tarzı olduğunu keşfetmiş, bu kez daha çok okumaya vermişti kendini. Okumada da tanıdı solculuğu. Bu okuma sevgisi onu sadece vicdanlı yapmamış, sevgisini çoğaltmıştı. Bu duyarlılığı ile sokağa çıkardı her sabah; işine giderdi, çocuklarını severdi ve bu sevgiyle bir yoldaşını arar, hal hatır sorardı. Hele bir de bunları yaparken yol kenarında boş bir arazide katırtırnağının sarı sarı açtığını görürse içi sevince kesilir, öyle giderdi ejder meyvesi ektiği serasına.

Gitmeleri, kalmaları, konuşmaları severdi. Nereye giderse onu yazılmış, yazılacak şiirler karşılardı; türküler sarardı. Bu onda yaptıklarının güzelliğini anımsatır, bir güzel kıvançlanır, içten içe bir güzel gülümsetir, kendisine olan saygısından hoşnut olurdu.

Her solcu arkadaşını bulunduğu yerin bağımsızlığın ve özgürlüğün figürü olarak görürdü, kendisini de öyle tanımlardı. O anlarda gururlanır, tatlı espriler yapardı. Bu esprileri yaptığı kişilere gayet iyi gelirdi; gelirdi de onu daha çok severlerdi.

O da sevdi, bir güzel sevdi çocuklarının annesini. Aşkının etrafında bir güzel dolanmasının sebebi buydu; her fırsatta sarılmasının, sürtünmesinin sebebi de buydu. Bunları da bilerek, isteyerek, zevk alarak, heyecanlanarak yapıyordu ve tüm bunlar eğlenceli de geliyordu. Çünkü seviyordu, çünkü sevgiden gelen saygıyla sarmalıyordu, çünkü solcuydu. Oradan aldığı güçle, iradeyle tertemiz duygular yeşertiyordu.

Tam da bu nedenle karşısına çıkan kadını tesadüften saymadı hiç; bulduğu sadece eksik yanıydı.

Ona ilk kez bakar gibi bakarken şöyle dedi, hayata not düşer gibi:

"Aşk tamlanma halidir."