1 Ekim Dünya Kahve Günü haftasındayız Aslında kahvenin özel bir güne ihtiyacı var mı bilmiyorum; çünkü kahve, çoğumuzun gününe zaten kendiliğinden dahil oluyor. Sabah gözümüzü açar açmaz aradığımız ilk şeylerden biri, öğleden sonra yorgunluğunda sığındığımız küçük bir mola, dost sohbetlerinin bahanesi… Bazen bir fincan kahve, koskoca bir günün içinde kendimize ayırabildiğimiz birkaç dakikadan ibaret.
Kahvenin tadı kadar hayatımızdaki yeri de değişti. Eskiden evde pişen bir Türk kahvesinin yanında yapılan uzun sohbetler vardı. Şimdi elimizde karton bardaklarla işe yetişiyor, bilgisayarın başında kahvemizi yudumluyor, bazen de sırf biraz nefes almak için bir kafeye kaçıyoruz. Kahve belki aynı kahve ama bizim ondan beklediğimiz şey değişti: Enerji, sohbet, keyif, hatta bazen sadece kısa bir kaçış.
Bir de işin diğer tarafı var. Bugün bir fincan kahveye ödediğimiz para, birkaç yıl önce bize fazla gelebilecek rakamlara ulaştı. Kahve artık yalnızca içilen bir içecek değil; fiyatı, mekânı ve sunumuyla küçük bir tüketim alışkanlığına dönüştü. Buna rağmen insanlar kahveden vazgeçmiyor. Çünkü galiba bazen satın aldığımız şey kahvenin kendisi değil, o kahveyi içerken hissettiğimiz birkaç dakikalık rahatlık.
Belki de 1 Ekim Dünya Kahve Günü haftasında kendimize sormamız gereken soru şu: Gün içinde gerçekten kaç dakikayı kendimiz için ayırıyoruz? Telefonu bir kenara bırakıp, acele etmeden içtiğimiz bir fincan kahve bile bazen bunun cevabını hatırlatabilir. Kahve bahanedir belki; asıl mesele, hayatın hızından birkaç dakikalığına çıkıp “Ben de buradayım” diyebilmektir. 1 Ekim haftasında kahvenizi biraz daha yavaş için.
Sağlıcakla kalın. Haftaya görüşmek üzere...