Koşarak bahçe kapısının ta ilerisinde karşıladı yılkı atını; karşıladı da, yılkı atı da karşılanmayı bekliyormuş gibi duruverdi önünde; tüm yabanlığını, tüm uzaklığını, tüm yalnızlığını, tüm sevgisizliğini unutmuş; unutmuş da anımsadığı şımarıklılığıyla kişnedi Yeter’e, öyle bir kişnedi ki yer gök oynadı, öyle bir kişnedi ki börtü böceğe, koşan karıncaya, güle konan arıya, zalim Dehak’a, Allahsız Kenan’a duy dercesine kişnedi; öyle bir kişnedi ki koca dağın eteğinden başlayıp ucu bucağı görünmeyen ovaya serilen kent böyle bir kişnemeyi hiç duymamıştı; o an yüzü çaya bakan çok odalı sarayın kapıları, pencereleri hemencecik kapandı; o an kentliler vicdana geldi, bir daha bir evcil atı vahşi doğaya salmadılar.

Eli yılkı atının ensesinde gezdi, alnına aktı, dudaklarına dokundu, dolgun etli dudaklarına; ıslaklığı içini ıslattı, ısınan içiyle kendini bir güzel yılkıya benzetti; benzetti de bu benzetme hoşuna gitti; kendini hep yılkıda buldu, yılkıyı kendinde aradı, her bulmasında kendine daha çok yaklaştı.

Yeni bitmişti mapusluğu; daha henüz yetmez dememişlerdi; arananlara düşmemişlerdi adını; İnterpol’e verilmemişti; alıp getirin fermanı Resmî Gazete’de de çıkmamıştı. Oysa öyle miydi yakalanmadan önce, nereden buldukları belli olmayan en alımlı fotoğrafını bulmuşlar arananların arasına koymuşlardı. Her köşe başına, her durağa, her trene, vapura asılmış; bu yetmez denerek televizyonlarda tekrar tekrar haber yapılmış; adı popstar gibi tekrarlanmış, ödüller konmuştu; bulan, yakalatan, ihbar eden ihya edilecekti Kenan tarafından; durmadan ev, durmadan ilçe, durmadan kent değiştirdi; değiştirdi de yakalandı yine de.

Yabancıydı, yılkı gibi yabancıydı odasına, evine, bahçesine, sokağına, arkadaşlarına; bildikti hepsi oysa, tam da buradan koparılmıştı altı yıllık mapusuna kapatıldığında; o zaman mapusa da alışamamıştı, koğuşa da, ranzasına da; hemen tepesindeki bir lokmalık, meltemin bile örselenerek aktığı penceresine ve hemen uzanınca dokunacağı, geceleri hiç sönmeyen turuncu ampule de; sonradan da hiç alışamadı ampule, tuttu, zarfı ters çevirdi, çevirip geçirdi ampule; turuncudan maviye geçti de uykularını azcık bütünledi, bütünledi de düşlerine yaşanmayan yakınuzak aşkı aldı, aldı da tutundu hayata; direndi zalimliğe, aldı da korudu aklını, duyarlılığını, yoksa biliyordu aklı başında her solcu gibi aklını yitireceğini.

Öptü yılkıyı; kalın pembe dudaklarıyla, yılkı bir daha kişnedi; ova bir güzel aşka kesildi; birçok kadın o gün hamile kaldı, birçok genç kız o gün bekâretini verdi, birçok genç aşka tay gibi koştu; koştu da sevdi yılkıyı, sevdi doğayı, o da bir güzel sevdi; solculuğu alnına basar gibi, annesinin memesini sever gibi, babasından harçlık almayı sever gibi, bir erkeği aç aç öper gibi, onunla özene bezene yaptıkları çocuğu bağrına basar gibi...

Sevdi, sevdikçe sevdi doğayı; doğa doğasıydı; ne o onu yatsıdı, öteledi, ne o onu reddetti, dışladı; bir memnuniyet içinde Ceyhan gibi, Seyhan gibi aktılar; aktılar kah kurak toprağa kah denize.

Yılkıyı öptü gitti, geldi öptü; öpe öpe geldi gök gibi açılmış burnuna, burnu burnuna benziyordu; öptü, öptüğü tatlı tatlı soluyan, soludukça yaşayan hayatıydı oysa, sevdi hayatını, sevdi de yaşadıklarını, yaşatılanları dağa taşa, uçan kuşa, mezarında habersiz yatanlara, yaşarken haberli uyuyanlara anlatacak, Kenan’ın zalimliğini bir güzel ifşa edecekti.

Her gittiği yerde anlattı, gazetede, dergilerde, röportajlarında, panellerde anlattı; yetinmedi belgeselinde anlattı; durmadan, soluk almadan, abartmadan, yalan katmadan anlattı; anlattıkça kendini buldu, kendini buldukça anlattı, yemedi içmedi anlattı...

Yakın uzaklara, uzak yakınlara baktı anlatırken; benimle iyi olursun dediği, onlarla iyi olduğu soldaşlarına baktı; baktı da yalnızlığını göremedi, gördü imzasını atarken. Attı imzayı, iki dakika içinde birini buldum değil, birbirimizi bulduk dediğiyle... Soldaşıydı üstelik, üstelik mapusta sevmişti, üstelik haki gardiyanlar çevirmişti etrafını, tavansız, uzun bir saniyede dokunabildi gözleri gözlerine; geride çiçek kaldı boş odanın baş masasında öylece, sessizce, üşüyerek...

Oturdu, ağrıyan bacağına başkaldırır gibi, her harfi bir sayıyla kodladı; sonra derhal başladı anılarını örercesine yazmaya, yazdı; heyecanlandı yazdı, kederlendi yazdı, acıdı yazdı, özledi, bekledi yazdı, sonra hemencecik durdu; yazdıklarına baktı, baktı da mapusta olmadığını gördü; gizleyecekleri yoktu, saklayacağı bir protestosu da yoktu, yoktu işte, yasaklanacak aşkı da yoktu. Yeniden başladı en hâkim olduğu dille yazmaya, bu dil en anlaşılır dildi, bu dil aşk diliydi, yazdı, yazıyor şimdi "UnutaMamak" adlı kitaba kendini.

Yazarken duyduğu sadece öpmelerinin sesiydi, yazarken duyduğu öpülmesinin sesiydi, hemencecik fark etti, bu seste sadece sevgi, sadece aşk vardı, vardı da yazdı, vardı da yazıyor, vardı da örüyor şimdi.

Bindi eğersiz yılkıya, bindi de girdi kente, yakın uzaklardan geliyordu; gözleri bir taze balığın gözleriydi, canlıydı, bir yeşil, bir beyaz, bir mavi, bir turuncu olan; bacakları, ince bacakları yılkının belini kavramış, atladı atlayacak gibiydi; girdi kente, dolaştı kalabalıklarla beraber kafessiz sokaklarda bir güzel.

Sevmişti anlatmayı, kente girene kadar yılkıya anlattı, dinletti, dinletti, anlattı, anlattı; ilhamı beklemeden anlattı; ilham, biriktirdiği bilgiydi; yazdı, biliyordu her materyalist yazar gibi bilgiyle yazılacağını.

Baktı defterine, aklı boş değildi, sonra dedi bir yazma molasında, "Herkesin aşkı, herkesin solculuğu herkese güzel olmalı, aşkı da solculuğu da başından aşkın olmalı, insanın insana ayıracak zamanı bol olmalı," dedi, dediğinde de virgül koyduğu yazısına geri döndü.

Dönerken dedi, "Yeni kafalıyım, aşkı da bilirim, solculuğu da, hele adı bir geçmeyi versin, ona derhal varasım gelir."

Vardı, şimdi örüyor...