Çocuklarımızı büyütüyor muyuz, yoksa sergiliyor muyuz?

Bugün bazı çocukların hayatını öğrenmek için onları tanımaya bile gerek yok. Anne babasının sosyal medya hesabına bakmanız yeterli.

Daha doğmadan ultrason görüntüsüyle başlayan dijital hayat; doğum, ilk adım, ilk diş, okul, karne, tatil derken devam ediyor. Çocuk ağlıyor, video çekiliyor. Uyuyor, fotoğrafı paylaşılıyor. Komik bir şey söylüyor, hemen sosyal medyaya yükleniyor.

Peki çocuğa soran var mı? , Çoğu zaman yok. Çünkü biz yetişkinler, çocuğumuzun mahremiyetini de kendimize ait sanıyoruz.“Benim çocuğum, istediğim fotoğrafını paylaşırım.”

Hayır.

Çocuğunuz sizin evladınız olabilir ama onun yüzü, bedeni, özel anları ve mahremiyeti sizin sosyal medya malzemeniz değildir.Daha doğarken Meta’nın malzemesi haline getiriyoruz farkında değiliz.

Hele çocukların ağladığı, korktuğu, düştüğü, cezalandırıldığı ya da utandığı anları çekip insanların önüne koymak kabul edilir gibideğil.

Bir de işin daha düşündürücü tarafı var: Beğeniler.

Çocuğun başarısını paylaş, doğum gününü paylaş, kıyafetini paylaş, yediğini paylaş, gittiği yeri paylaş…

Sonra dönüp aynı çocuğa: “Şu telefonu bırak artık!” de.

Çocuk neyi kimden öğrendi?

Biz çocuklarımıza sosyal medyanın zararlarını anlatırken elimizden telefonu düşürmüyorsak önce kendimize bakmamız gerekiyor.

Her an paylaşılmak zorunda değil. Her mutluluğun seyirciye ihtiyacı yok. Her başarının alkışını sosyal medyadan toplamak gerekmiyor.

Bırakın bazı fotoğraflar aile albümünde kalsın. Bazı mutlulukları sadece siz bilin. Bazı başarıları evinizde kutlayın.

En önemlisi de çocuğunuza, büyüdüğünde kendi geçmişi hakkında söz söyleme hakkı bırakın.

Çünkü çocuklarımız bizim gururumuz olabilir. Ama vitrinimiz asla…

Evladınızı sevin, koruyun, onunla gurur duyun. Ama onu beğeniye, izlenmeye ve gösteriye teslim etmeyin.

Çocuğunuzu büyütün. Çocuğunuzu dijitalleştirmeyin!