Sabah gözümüzü alarmın tiz sesiyle açıyoruz. Gün boyu korna, bildirim, televizyon, trafik, tartışma... Akşam olduğunda ise kulaklarımız yorulmuş ama ruhumuz hâlâ sessizliğe aç kalmış oluyor.
Belki de bu yüzden modern insan, en çok doğayı özlüyor. Çünkü insanın yaratılışı betonun içinde değil; rüzgârın, toprağın ve kuş cıvıltılarının arasında şekillendi.
Çocukluğumuza bir dönelim;
Bir serçenin pencereye konması bile mutlu etmeye yeterdi. Yağmurun toprağa düşen kokusu, sabahın ilk kuş sesi, yaprakların rüzgârla yaptığı o eşsiz fısıltı... Bunlar bize sıradan gelirdi. Şimdi ise bunlara ulaşabilmek için kilometrelerce yol gidiyor, telefonlarımızdan "orman sesi" açarak uyumaya çalışıyoruz. Ne garip...
Eskiden ücretsiz olan huzuru, bugün dijital platformlardan satın almaya çalışıyoruz.
Bilim de artık doğanın bize hissettirdiklerini doğruluyor. Yeşil alanlarda zaman geçirmek, kuş seslerini dinlemek ve doğal çevrede bulunmak; stresin azalmasına, zihinsel yorgunluğun hafiflemesine ve ruh halinin iyileşmesine katkı sağlayabiliyor.
Belki de mesele sadece kuşların ötmesi değildir.Asıl mesele, bizim artık onları duyamıyor oluşumuzdur.Kulaklarımız sürekli dolu ama içimiz giderek boşalıyor.
Bugün milyonlarca insan kaygı, tükenmişlik ve yalnızlık hissiyle mücadele ediyor. Teknoloji hayatımızı kolaylaştırdı; fakat aynı zamanda bizi ekrana biraz daha, gökyüzünden ise biraz daha uzaklaştırdı.Doğa ise hiçbir şey istemeden bekliyor.
Bir ağacın gölgesi ücret istemiyor.
Bir derenin sesi abonelik gerektirmiyor.
Bir kuşun sabah şarkısı reklam arası vermiyor.
Her ne kadar yukarı doğru yükselen betonlar,razidanslar ,gökdelenler olsa da asıl ufalan,küçülen,değerlenini,özünü kaybeden insanoğlu oluyor.