Maaşlar artıyor gibi görünüyor; fakat hayat pahalılığı, verilen her zammı daha cebe girmeden eritiyor.

Her altı ayda bir aynı sahne...Rakamlar açıklanıyor, yüzler asılıyor, ekranlarda büyük puntolarla "zam müjdesi" yazıyor. Oysa mutfakta tencere aynı ateşte kaynıyor, pazarda etiketler aynı hızla değişiyor, kiralar ise hiçbir resmi açıklamayı beklemeden yükselmeye devam ediyor.

Memur da emekli de artık maaşına yapılan artışın miktarını değil, ömrünü hesaplıyor. "Bu zam kaç gün yetecek?" sorusu, "Ne kadar zam aldım?" sorusunun önüne geçmiş kimsenin umurunda değil.

Bugün verilen artışlar, çoğu zaman hayat pahalılığının gerisinde kalıyor. Kâğıt üzerinde maaş yükseliyor; fakat market arabası küçülüyor. Maaş bordrosu

kabarıyor, sofradaki çeşit azalıyor. İstatistiklerle anlatılan refah, vatandaşın cebinde karşılığını bulmadığında yalnızca bir rakamdan ibaret kalıyor.

İşin en acıklı tarafı ise, yıllarca bu ülkeye hizmet etmiş emeklilerin düştüğü tablo... Bir ömür vergi veren, üreten, nöbet tutan, ders anlatan, yol yapan, insan yetiştiren insanlar bugün en temel ihtiyaçlarını hesaplarken zorlanıyorsa, burada yalnızca ekonomik değil, vicdani bir mesele de vardır.

Memurlar için de durum farklı değil. Artan iş yükü, yükselen yaşam maliyetleri ve geleceğe dair belirsizlik arasında alınan zamlar, çoğu zaman birkaç ay içinde eriyip gidiyor. Enflasyonun gerisinde kalan gelir artışları, çalışanların motivasyonunu da satın alma gücünü de zayıflatıyor.

Elbette ekonomik dengeleri korumak kolay değildir. Kamu bütçesi, mali disiplin ve ülkenin genel şartları göz önünde bulundurulmalıdır. Ancak ekonomik denge kurulurken, yükün sürekli aynı kesimlerin omzuna binmesi de sorgulanmalıdır.

Bir ülkenin gerçek zenginliği; gökdelenlerinin yüksekliğiyle değil, emeklisinin huzuruyla, memurunun yüzündeki umutla ölçülür.

Çünkü mesele artık yalnızca maaş değildir. Mesele,emeğinin karşılığını alabilmesi,

Mesele, yıllarını bu ülkeye vermiş insanları ay sonunu umutla bekleyebilmesidir.