Bazen günün içine değil de günün benim içime sığmadığını hissediyorum. Sabah uyanır uyanmaz başlayan bir koşu var; yapılacak işler, cevaplanacak mesajlar, yetişilecek planlar… Daha kahvaltı bile tam oturmadan zihnim çoktan bir sonraki adıma geçmiş oluyor. Sanki sürekli bir yere geç kalıyormuşum gibi, ama nereye olduğunu ben de tam bilmiyorum.
Modern hayat bana durmadan “daha hızlı ol” diyor gibi. Daha hızlı çalış, daha hızlı cevap ver, daha hızlı karar al… Ama bu hızın içinde kendi ritmimi kaybettiğimi fark ediyorum bazen. Bir şeyi gerçekten sindire sindire yaşamak artık lüks gibi. Oysa ben sadece yetişmek değil, hissetmek de istiyorum. Arada bir nefes almak, bir anı gerçekten “orada” yaşamak istiyorum.
En yorucu olan şey ise sadece yapılacakların çokluğu değil, sanki hiçbir zaman yeterli olmuyormuş hissi. Ne yaparsam yapayım, listeler bitmiyor; kafamın içi hep dolu kalıyor. Bir şeyleri yetiştirirken başka bir şeyleri kaçırıyormuşum gibi bir duygu var içimde. Ve bu his, insanı fiziksel olarak değil ama zihinsel olarak ciddi şekilde yoruyor.
Bazen düşünüyorum; belki de sorun yetişememekte değil, her şeye yetişmeye çalışmakta. Her şeyi kontrol etmeye, her şeye aynı anda yetişmeye çalıştıkça daha da geriliyorum. Oysa hayat belki de biraz eksik kalmayı, bazı şeyleri bilerek geride bırakmayı kabul edince hafifliyor. Ama bunu bilmek kolay, uygulamak zor. Yine de içimde küçük bir yer, bir gün bu koşunun hızını ben belirlerim diye fısıldıyor.