Hayatında hissettiği en gerçekçi, en samimi, en içten, en kalıcı, en aranan şey, teorinin pratiğe dönüştüğü anlardı; öyle ki o anlarda daha ileri gidip, "Pratik teorisiz de olsa olur," diyor, "Neden olmasın?" diye ekliyor ama bunun olmasının imkânsızlığını deneyimlerinden edindiği tecrübelerden biliyordu. Yanılıp da dediği anlarda da hemen demekten vazgeçiyor, fakat yine de pratiğe dayanılmaz bir öncelik veriyordu; bu da ona ayrıcalıklı bir sevinç yaşatıyor, kendini eylem adamı olarak görmesini sağlıyordu.
"Aşk bir pratiklik haliyse, ben de eylemlerin somutlanmış haliyim," dedi; demesiyle durakladı. Nefes alırken her nefes boğazına takıldı; akmak bilmedi. Aşkı yaşamayalı epey zaman olduğunu anımsadı, yarı yanının eksik olduğunu fark etti, kökünden sarsıldı. Aşk tamamlanma hâliydi; eksik yanını bulma eylemiydi. Bundan kendisini uzak tutmuştu bir vakit ama ne zamandır uzaktı, bilemedi. Ama anımsayabildiğine göre yakındı, hemen yakınlarındaydı; zaten aşkı unutacak kadar uzaklaşamazdı.
"Aşkı anlatan her şey güzeldir," dediğinde ilk aşkının acemi hâllerini anımsamaya çoktan başlamıştı. Bayılırdı aşk hikâyelerine, destansı aşklara, unutulmaz aşk romanlarına; hele bu bir filmse sonunu getirmeden kalkmaz, o esnada bırakın çekirdek çitlemeyi, gazoz içmeyi, sakız bile çiğnemez, tastamam konuya odaklanırdı; nefes bile almazdı. O esnada biri seslense fena öfkelenir, tepkisini açıktan gösteremeyeceği, incitemeyeceği biriyse içinden sessizce kızar, olmadık, gün görmedik sözleri sıralardı; bunu da severek, arzu ederek yapmazdı ama yapmaktan da geri durmazdı; garip bir hoşnutsuzluk yaşardı.
"Pratik, her türlü teorinin sağlamasıdır, ispatlanma hâlidir," demişti, elindeki romanı kapayıp giyinirken. Buluşma vaktine az bir vakit kalmıştı. Akşamdan aramış, randevulaşmışlardı.
"Aşkı anlatmak mı güzel, aşkı teorileştirmek ve kurgulamak mı güzel, yoksa yaşamak mı?" diye sorduklarında hepsini elinin tersiyle iteliyor, "Yaşamaktır," diyor ve her insanı yaşını başını mazeret etmeden aşk eyleminde görmek istiyordu; aşk güzelleştiriyordu, aşk gençlikti!
Solculuğunu pratikleriyle sağlamasını yaparak doğrulamıştı. Doğruladığı bu doğruya sonraki günlerinde dört elle sarılmış, sahiplenmiş, onca zulme, onca işkenceye, işsizliğe, parasızlığa, uzun mapusluğa, yalnızlığa katlanmış, yine de solculuktan vazgeçmeyi aklının kıyısından geçirmemiş, böyle bir gaflete, böyle bir basiretsizliğe ve kararsızlığa düşmemiş, nişan gibi sol yanında parlata parlata gururla taşıyordu; görünen o ki durmadan taşıyacaktı.
Milliyetçi saldırılar üniversitelerden liselere, oradan mahallelere, fabrikalara, köylere kadar taşmış, her yerde derinden hissedilir olmuş, acılar çekilmeye başlanmıştı; ille de millî evlatlılık diyenler, millî kardeşlerine düşman kesilmişti.
O gün bir kahvehane taranmamış, beş altı solcu kaçırılıp bir yerde boğularak katledilmemişse, bir fabrikada lokavt uygulanmamışsa, işçiler eşek sudan gelinceye kadar patron tarafından dövülmemişse, bir kentte katliama girişilmemişse, aydınlar otellerde yakılmamışsa, mutlaka birkaç liseye bomba atılmıştır.
Bülent'e düşen de, her solcuya düştüğü gibi, tercih yapmaktı. Tarafsızlık zamanı değildi, "Bana ne?" deme zamanı değildi, tiyatro izler gibi ölümleri izleme zamanı değildi; dünyanın en kötü tavrı tarafsızlıktı. Bunu her aklı başındaki insan gibi bildiğinden tercihini aklıyla, bilgisiyle, duygusuyla, gördükleriyle, yaşadıklarıyla, tanıklıklarıyla yapmış, sol saflarda yerini almıştı.
"Kapitalistlerin safında, milliyetçilerin elinde yoksul ve aklı başında bir genç olarak oyuncak olmaktansa sınıf arkadaşlarımla birleşmek en insani duruştur," diyerek hayata her sabah adım atıyor, "Bugün başıma ne çorap örecek milliyetçiler?" diyerek kendini korkutmuyordu.
Korku korkuyu örgüleyecek, örgütlenen korkuda milliyetçi militanların her yerde cirit atmasının kapılarını açacaktı; bu da iyilerin teslimiyeti, kötülerin hükümdarlığı olacaktı.
Başkalarının onayını almadan yaşamayı solculukta öğrenmişti; bu da onu özel ve özgün yapmıştı. Bu da onu sürüden çıkarıyor, iradesi, yani hayatının direksiyonunu kendi eline tutuşturuyordu; hayatının kaptanı artık kendisiydi. Bundandı insanların duymak istediği sözleri terk etmesi. Terk etmişti abartılı, yalanlı iltifatları.
"Solculuk benim için yeni bir durum olabilir ama insanlık için yeni bir keşif değildi; bu da benim ne kadar doğru yerde olduğumu gösteriyor," dediğinde buluşma yerine vaktinden bir hayli önce geldiğini saate bakmadan da anlamıştı.
Geç kalamazdı, bekletemezdi; bu, eyleme bir saygısızlıktı.
Eyleme, aşka geç kalmak hayatı değersizleştirmekti; bunu kendisine hiç yapamadı!
Karşılıklı oturdular. Otururlarken aşkı ipil ipil yanıp yanıp yanan kızıl şarap gibi içiyorlardı; içerken sol yanları esrikleşiyordu.