Arkadaşı, "Halktan özür dilemeliyiz," dedi, dedi de demez olayım dedirtti adeta Muhittin.
"Neyin özürü? Özür dilemesi gereken halk ve bu halk bugüne kadar bu özürü dilemedi. Dilemeli, hemen şimdi, geç kalmadan, derhal dilemeli," dedi; hemen burnunu üst üste çekti, devam etti: "Solcular sokaklarda vurulup can verirken izlediği için özür dilemeli; işkencehanelerdeki çığlıklarımıza kulaklarını kapadıkları için, emniyette olan bitenden habersiz yaşadıkları için, kaderlerini burjuva siyasetçilere bıraktıkları için, sabaha karşı darağacına çekilen solcular için ah vahla yetindikleri için, solculara sahip çıkmadıkları için, onlara devletin diliyle anarşist dedikleri için, solcuları derin devletin sonsuz zulmüne bıraktıkları için, solculara 'Siz hayalperestsiniz.' dedikleri için, daha sayayım mı? Saymadıklarım için de özür dilemeli bu halk; bir güzel mapus yatan ve ne kadar yatacakları belli olmayan, dışarıda kaçak hayatı yaşayan, ülkeden kaçmak zorunda kalan solculardan..." dedi, dedi de dedikten hemen sonra eli sol böğrüne uzandı, canının yeniden yandığını hissetti. Bu his onu Sümer Mahallesi'nde "Zulme Hayır" bildirisini dağıtırken bir at tarafından ısırılma anını anımsattı, anımsattı da morali bozuldu. Bunun için de halk özür dilemeli, dedi, ama bunu o an dillendirmedi, içinde tuttu.
Yine içinde tuttu, Zillidede'nin (Ziyapaşa Mah.) faşistlerin işgalinin kırılması günlerinde, Kasım Gülek Köprüsü'nün inişinde sağdaki boş arazideyken, karşıdan gelen bir grup silahlı tarafından kurşunlanıp, bir kurşunun sol pazusundan girip tam kalbinin üzerinde hafif yanık bırakmasından da özür dilemeli... Bu halk için ne yapıyorsak, üstelik bedavadan yaparken bunun bir tek karşılığı sevgiydi, bunu istedik halktan, çok şey mi istedik? dedi, dedi de sustu, çok susmadı ama, az sustu, sustu da sevecenleşti. Bu sevecenlikle Çukurova'nın yaz sıcağında ter döke döke ranzasında uyudu, işkencelerini yeniden yaşayarak uyudu, uyandı, sol fikirlerle yıkadı duygularını; dün de, önceki günlerde de böyle uyandı. Bu onda alışkanlık yapmıştı, sevdi bu alışkanlığını sonraki on yıllarında; böylece güne temiz başlıyor, kendini kirli fikirlerden arınmış hissediyordu.
"Solculuk keşfedilmeseydi başka nasıl mücadele edilir, duygular, düşünceler başka hangi argümanlarla anlatılır?" dediğinde artık pek emindi; halkın sokağa açılan en güvenli kapısının solculuk olduğundan.
Kitaplara rastladığında, insana rastladığında, bir filme gittiğinde, bir gazeteyi açtığında, bir mitinge dâhil olduğunda kendini arıyordu. İnsanı bulduğunda bir çırpıda uyanıyor, "Biraz daha güzelleşeceğim, biraz daha bir şeyler öğreneceğim." diye seviniyordu. Bu da onda güzel bakmanın yolunu açıyor, canına can geliyor, sitemlerden uzaklaşıyor, dili ballaşınca kendine yakınlaşıyordu. Bu anlarda, "Önce iyi insan, iyi solcu olmalı, sonrası zaten iyi insanızdır," diyordu.
Yine burnunu çekti iki üç kez, çekerken esprilerin kokusunu aldı. Böylesi bir andaydı, ranzayla uğraşıyordu. Berat'ıden çekici alıp gelmemi istedi, taze mahkûmdum arka solda koğuşta, belki de üç, belki de beş günlüktüm. O Apo'ya gönderdi, o da gardiyana, o da bastı kahkahayı. Hemen anlamadım mapusta çekicin olmayacağını, anlayınca kızardım, ama kımmadım, güldüm.
Çekilmedi, yıkılmadı sol, kalmadı altında insanlık. Sevdi, sevdi de yoksullaşmadı insanlık, girdi kola, girdi de yalnız kalmadı insanlık.
Koğuşu sessizliğe aldığında havalandırma eğlenceye geçiyordu; kimi kenarda volta atıyordu güle eğlene, unutarak dışarıyı, bir grup da voleybol oynuyordu, bisküvili şeker sucuğuna. Muhittin de kartondan yaptığı mini masasına sermişti defterini, şu notu düştü derhal, "Ya unutursam," diyerek:
"Sol güzeldi, ama sadece güzel değil, estetikti de. Her güzel estetik değil, ama her estetik güzeldir."
Pencereden gökyüzüne baktı, bacadan zıplayarak kalkan leyleği gördü, anladı bir zaman sonra unutamadıklarını, anladı da derhal dedi:
"Şimdi daha çok solcuyum, güzelim..!"