Yakışıyordu ne giyse, ne geçirse üzerine; jilet gibi oluyordu. Üstünde hiçbir şey eğreti durmuyordu; eline kitap, sırtına çanta, yüzüne bıyık da yakışıyordu, sakal da. Mitinglere de yakışıyordu; protestolara da. Dans da yakışıyordu; ya renkler, o ateş renkleri Haydar'ı daha kuvvetli, daha direngen gösteriyor; dalından yeni patlamış filiz gibi, ak kâğıda hemen şimdi dökülen şiir gibi.
Durdu, yakından uzaklara baktı; durdu, uzaktan yakınlara baktı; baktıkça sorular aklına damladı, damladı da taştı.
"Solcular halka yakışıyor mu?" diye sordu kendine. Bunu neden sordu anlamadı, bilmiyordu da; sormuştu işte, ama gereksiz bir soru gibi de görmedi; bu da onu saçma komplekslere itmedi, kendini iyi hissettirdi aksine.
Biraz durdu, biraz düşündü, şöyle dedi:
"Solcular halka sonuna kadar yakışıyor."
Bu soruyu daha önce de sormuştu kendine, kaç kez sordu, bunu saymamıştı. "Halk için mücadele edenler kapitalistlere yakışmayacağına göre," dedi, dedi de devamını getirmedi; bilineni söylemekten kaçındı, çünkü kendinden biliyordu halka çok yakıştığını; halkın içinde eğreti gibi hissetmemişti hiç kendini, bu da onu yabancılaştırmamıştı.
İlerleyen zamanda da -çeyrek asır değil, yarım asır sonra- dedi bunları: "Halka ne güzel yakıştım," dedi, o an elinde olan aynaya baktı. Az önce bıyıklarının ucunu kesmiş, bir güzel de taramıştı. İnce çizgileri yufka sürülmüş gibiydi. Saçlarına dağılan aklarını gördü; seyrek seyrek kar yağmış gibiydi. Ama rengi koyulaştı, dudaklarını dağ gibi örten kalın bıyıklarını gördü, güldü. "Şimdi de her yere yakışıyor muyum?" dedi aynada gördüğü kendine, dedi de yanıtını aramaktan kaçtı; istemedi, aslında biraz da korktu alacağı yanıttan, hatta biraz da kendini incitmekten çekindi.
Uzaklaştı aynadan, penceresinden kalabalıklara baktı. O an tersten sorular aktı aklına, aktı da akışlarına duvar örmedi.
"Halk bana ne kadar yakıştı?"
"Halk solculara ne kadar yakıştı?"
Hemen vermedi yanıtlarını, koltuğa oturdu, uzattı yorgun ayaklarını. Sehpada ona bakan "İşgal" adlı romanımı aldı eline, imzalıydı, bir imza gününde imzalatmıştı. Kaldığı yerden devam etti, etti de yazacaklarını düşündü; kelimeleri birbiri peşine tespih tanesi gibi taktı, dizeler kurdu, dizeleri alt alta yerleştirdi; şiirler çıkardı. Yetinmedi, sonraları her bir şiirini elekten geçirir gibi çırptı, kalanlarla yola devam etti.
Sevdi, yazmayı da sevdi, kazmayı da… Kazmadan güzelliklerin gün yüzüne çıkarılmayacağını yaşadığı yıllar öğretmişti; tüm güzellikler içindeydi, yerin altındaydı. Eli kazma, parmakları tırmık olmuştu; her fırsatta, her ihtiyaçta kazar, kazar, güzellikleri buluncaya kadar kazar, güne olanca heyecanıyla taşırdı.
Şiirleri de böyle çıkıyordu güne; bu kazma, bu çıkarma eylemlerinden sonra insanlara sunuyordu avuç avuç.
"Vakit geldi," dedi, gelmişti o vakit çoktan. Kitaplaştı şiirleri, adına da, "Bir Kuşağın Yarası," dedi; yetinmedi, bir alt başlık daha attı, dedi ki: "Yanmış Köklerin Susuzluğu."
Anlattığı bir iç savaşın kuşaklarıydı; şanssız ama bir o kadar da şanslı kuşağı dize dize sağdı; sağdı da biriken bir sancıdan kurtuldu.
Bir şiirinde şöyle sağdı biriken dizelerini: Sağdı da direniş aktı, umut aktı, çözüm aktı; sevgi, saflık aktı; aktı da solcu olmanın gururunu bir daha sarsıla sarsıla yaşadı ve şöyle dedi:
"Düştüler
Orak yemiş buğday başakları gibi (...)
Birbirinin gövdesine (...)
Düştüler omuz başımda
Nazlı seher sabahında
Doğan güneş gibiydiler."
Dedi de gün pırıl pırıl oldu; oldu da bir güzel iç açıcı oldu sağdığı şiirlerle.
Şimdi bitimsizce sağılıyor, sağıyor...