Eskiden sıkılırdık. Hem de öyle birkaç dakikalık değil, gerçekten sıkılırdık. Bir yere giderken yol bitmek bilmez, evde yapacak bir şey bulamazsak pencereden dışarı bakardık. Telefon yoktu, bildirim yoktu, sürekli bir şey yetiştirme telaşı da yoktu. Şimdi ise en küçük boşlukta elimiz telefona gidiyor. Asansörü beklerken, trafikte kırmızı ışıkta, sırada, hatta bazen yemek yerken bile… Sanki birkaç dakikalık sessizlik bile dayanılmaz hale geldi.
Üstelik telefon yalnızca iletişim kurduğumuz bir araç olmaktan çıktı; adeta boşluklarımızı dolduran bir arkadaş oldu. Bir mesaj, birkaç video, biraz sosyal medya, sonra bir haber… Derken fark etmeden saatler geçiyor. Ama ilginç olan şu ki, bütün bunlara rağmen kendimizi daha dinlenmiş hissetmiyoruz. Tam tersine, zihnimiz sürekli başka bir şeyle meşgul. Bir şeyi düşünürken başka bir bildirim geliyor, onu kapatırken başka bir videoya geçiyoruz. Belki de yorulduğumuz şey hayatın kendisi değil, hiçbir zaman gerçekten duramamak.
Oysa insanın bazen hiçbir şey yapmaya ihtiyacı var. Bir fincan kahveyi sadece kahve içerek içmeye, yolda giderken etrafına bakmaya, çocuğuyla konuşurken telefonu bir kenara bırakmaya, hatta biraz sıkılmaya… Çünkü sıkılmak da kötü bir şey değilmiş aslında. Belki de zihnin kendi sesini duyabilmesi için gerekli bir boşlukmuş. Yeni fikirler, hayaller, hatta bazen çözümünü bulamadığımız sorunların cevapları o sessiz anlarda ortaya çıkıyormuş.
Belki bugün kendimize yapabileceğimiz en büyük iyilik, her boşluğu doldurmaya çalışmamak. Telefonu biraz uzağa koymak, beklerken beklemek, yürürken sadece yürümek… Hayatın her saniyesini verimli, eğlenceli ya da paylaşılabilir hale getirmek zorunda değiliz. Bazen hiçbir şey olmaması da hayatın bir parçası. Belki de yıllardır kaçtığımız o “sıkılma” hali, aslında ihtiyacımız olan şeydir. Çünkü insan, sürekli bir şeylerle meşgulken hayatı kaçırabilir; ama biraz durduğunda, belki de ilk kez gerçekten hayatın içinde olduğunu fark eder.
Sağlıcakla kalın. Haftaya görüşmek üzere..