Eylül, kapıyı usulca aralayıp içeriye serin bir nefes bırakıyor. Yazın o uzun, telaşlı günlerinden sonra doğa ana şimdi biraz yavaşlamamızı, başımızı kaldırıp gökyüzüne bakmamızı istiyor sanki. Sararmaya başlayan yaprakların hışırtısı, sabahın serinliğine karışan toprak kokusu ve pencereden içeri süzülen o mis gibi hava… İnsan bir anda baharı özlüyor ama sonbaharın da kendine has tazeliğini fark ediyor. Sanki dünya yeniden nefes alıyor.

Belki de tam zamanı şimdi; uzun zamandır ertelediğimiz o dans dersine yeniden başlamak, gitarın tozunu almak, bir kitabın sayfalarında kaybolmak, fotoğraf makinesini alıp sokak sokak dolaşmak… Yazın “sonra yaparım” dediğimiz ne varsa, sonbahar gelip kulağımıza “Şimdi” diye fısıldıyor. Çünkü bazı mevsimler yalnızca havayı değil, insanın içindeki hevesi de değiştiriyor. Bir şarkı açıp evin ortasında dans etmek, hafta sonu plansızca doğaya kaçmak, yeni bir hobiye başlamak… Hayatın tadı biraz da böyle küçük cesaretlerde saklı.

Sonra bir kahve koyuyoruz kendimize. Öyle aceleyle değil; fincanı iki elimizin arasına alıp sıcaklığını hissederek… Pencerenin kenarında oturup dışarıdaki yaprakları izliyoruz. Kahvenin kokusu eve yayılırken, dışarıda hafif bir rüzgâr ağaçların dallarını birbirine değdiriyor. Bir parça tarçın, biraz vanilya, belki yanında sıcacık bir kurabiye… İşte sonbahar biraz da budur: insanın içini ısıtan küçük mutlulukları fark etmek ve onlara hak ettikleri zamanı vermek.

O halde sonbahara bir adım atalım. Dolaplardan montları, raflardan kitapları, çekmecelerden yarım kalmış hayalleri çıkaralım. Yeni bir şarkı seçelim, yeni bir yol deneyelim, yaprakların peşinden biraz yürüyelim. Çünkü mevsimler değişirken biz de değişebiliriz. Ve belki bu sonbahar, yalnızca yaprakların değil; bizim de yeniden renklenmeye başladığımız mevsim olur.

Sağlıcakla kalın. Haftaya görüşmek üzere...