"Ahlakın tamamı utançtandır, utanmalarımız olmasaydı erdemlilik denen ahlakın peşinden gitmezdik," dedi. Dediğinde elinde “Savunma” adlı kitabım vardı. Sayfalarını dalgalandırmadan baktı, arkasını çevirdi; sonra ilk sayfadan yüreği kabararak, gözleri gölete dönüşerek okudu. Okudukça anıları bir güzel canlandı, derken tatlı tatlı neşelendi. Bugünü terk etmeden o günlerdeydi.

Duvara baktı. Öpüp başına koyduğu Ulaş'ın, Cevahir'in, Taylan'ın fotoğraflarını gördü; sonra tek tek toprağa düşen yoldaşlarına bunu yaptı. Yaptıkça yaşadı, yaptıkça yaşattı güzellikleri. Bunu da insanın insanlaşması adına, güzel anneler adına yaptı. Yaptı da çoğaldı; çoğaldıkça çoğalanlar birbirlerinin aynası oldu. Baktıkça birbirlerine daha güzel nasıl oluruzun çabasına tutuştular.

"Az şey bilmenize gerek yok, yoksa hayatta kalma şansınız azalır," demişti. Bunu da ona söyleten fikirleri olmuştu. Sevmiyordu azları, azla yetinin demiyordu kimseye.

Hayata ince, narin dokunuşlarındandı solcuları tıka basa sevmesi, yazmayıp konuşması, "Ne olur ne olmaz, belki eksilirler." demesi.

"Bir kere de yazılan doğru değildir, birden fazla kere de yazılansa tam doğru değildir; çünkü mutlak doğru yoktur, mutlak yanlışın olmadığı gibi," demişti görüş kabininde ziyaretçisine. Bu sonuca da okuduğu kitaplardan varmıştı ve hemen ekledi:

"Bana gelmeyen dünyanın öte ucuna gitse, beni görmeyen cümle âlemi görse, beni sevmeyen kendini sevse ne olur ki? Ben seversem, biz seversek sen güzelsin."

"Söyleyin bana, bu hayatta aşk kadar daha güzel ne var?"

"İnsanı hadi gel de sevme; en güzel icadını yapmış, aşkı bulmuş. Aşk tüm kötülüklerin kâbusu. Sol fikirleri de bu yüzden seviyorum; yeryüzüne aşk egemen olsun diye çırpınıp duruyor. Bu çırpınmada ne acılar yatıyor, ne çok ölüyorlar ama yine de vazgeçmiyorlar. Solcular insan gibi insanlardır," dedi.

Dediğinde **“Savunma”**nın ortalarına gelmişti. O esnada mahkeme salonundan bir itirazından dolayı atılmasını anımsadı. Anımsayınca kızdı; bir türlü kendisini ifade etmesine izin verilmemişti.

Okurken kimi satırlar hafif dalgalar içinde salladı, kimi satırlar dev dalgalar oldu, kimi bölümlerde deniz deniz gibi önünde serildi. Kimi satırlarda geleceğe tutundu. O dalgalar onu aldı özlemin dibine kadar, ta mapusluğunun başladığı güne kadar; sonra aldı, ta tahliye gününe kadar götürdü. Kucakladı, kumsala attı ve en önemlisi her satırda yoldaşlarına olan güvenle ayağa kalktı, ufuklara döndü.

İnce uzun bacakları üzerinde uçtu uçacak gibi yürürdü ama yere de pek sağlam basardı. Futbol oynarken bile düşürmek zordu.

Renkli rüyaları, renkli düşleri gibi renkli ses tonu vardı. Konuştukça açılır, açıldıkça heyecanlı konuşurdu. Baktı iyi gidiyor, detaylara girer; bazen aynı anısını yine yine anlatırdı. Bunu da bilir ama hiç aldırmaz, ilk defa anlatıyor gibi davranır, devam ederdi. Ama bunda pek haklıydı; aynı anı yeni tümcelerle bir hayli yeni olur, dinleyen de değişiklikleri fark ederek dinlerdi. Yine de "Bunu daha önce anlatmıştın." demezdi.

Sonra âşık oldu, fena hâlde âşık oldu. Radyo ve televizyonculuk yıllarıydı o yıllar. Onu orada gördü. Gördüğü anda onun için yapamayacağı bir şeyin olamayacağını derhal anladı. Ona her baktığında ıssız, hücreler kadar boş ve tıklım tıklım dolu yerlerinde kendi fotoğrafını aradı. Her bulduğunda bu kanı onda oluşmuştu.

Görmek başlı başına bir zekâydı Mustafa için; görmemek aptallık, görmezden gelmek korkaklıktı. Zekiydi; neden-sonuç ilişkisini çarçabuk kurar, sonucun sebeplerini bilirdi.

O an şunlar geçti aklından; geçti de bunu daha sonra söyledi ona:

"Seni üzeceğini bildiğim şeyleri yapmayacağım. Yaparsam bil ki sevmiyorum seni, bil ki seni gözden çıkarmışım."

Bunu göze alacak ne sevgisizliği vardı ne de buna fikirleri izin verirdi.

Derhal evlendiler. Sol düşünceleri kadar mutluluğa evet dedi. Öyle bir dedi ki bu eveti Çukurova titredi, sevindi, coştu, saygıyla kıvançlandı. Torosların her yeri kekiğe kesildi.

Çok mitolojik tanrılar doğmuştu dinlerin tarihinde, çok tanrılar da ölmüştü. Kimileri yetersizliğe düştü, kimileri değerini yitirdi. Ama ona bakarken ilk doğumu ve sonsuz aşkı gördü. Gördü de hemencecik kumları sulayan dalgalar, dalgaların serinlettiği sahil olmak istedi.

O anlarda ona şöyle derdi bazen el ele ulaşan gözleriyle:

"Benim senden başka gülenim yok."

Bahçe kapısından çıkıyordu. İleti geldi. Durdu, sakince okudu, derhal heyecanlandı, derhal yanıt verdi. Dibe de şu notu düştü:

"Parmak uçlarından öpüyorum."

Hemen yanıt geldi:

"Onlar senin."