"Sen benim sadece yoldaşım değilsin, arkadaşımsın, sırdaşımsın, dostumsun, kavgadaşımsın, yoldaşımsın," derdi her yoldaşına; biri biterse biri başlar diyene, "Bitmez bizde güzellikler, her gün tazelenir, tazelendikçe güçlenir, güçlendikçe çoğalır," derdi, bunu da samimiyetle derdi.

Samimi biriydi Erhan. Seviyordu her yoldaşını taşıdıkları iyimserliklerinden dolayı.

"Her solcu iyidir, zihni temizdir," der, başka tümce kurmazdı üstüne; iyiliğin gücü de buradan geliyordu, dürüstlüğün gücü de... "Bakmayın kötünün güçlü görünmesine, iyiden korktuğu için militer örgütlenmeye gidiyor; bundan sürekli iyiye zulüm etmesi, iyiyi boğmaya çalışması, solculuğu bitmeyen günahtan sayması..." Bu iyileşmeyi de insani davranışları besleyen bilimsel eğitimden alıyordu. Bilimdi kötünün panzehiri. Bilimin olduğu yerde kader de, tevekküllük de barınamazdı, bir tek bilim bilinmezi bilinir kılabilirdi.

Bunun için sevmişti okumayı, soru sormayı, yanıtını aramayı; bunun içindi herkese okumayı sevdirmesi.

Her günü bir finaldi, final heyecanıyla, final çabasıyla tamamlardı ama bunu mutlak zafere, mutlak kazanmaya, yenilmemek için her yol mübahtıra dönüştürmeden yapardı; çünkü sol deneyimlerinden biliyordu hayatın yenme ve yenilme üzerinden yürüdüğünü. Deneyimlerinden görmüştü elbette kötünün iyiye, yanlışın doğruya, zararlının zararsıza yenileceğini. Mutlak doğru yoktu, mutlak yanlışın olmadığı gibi. "Bazen her yanlış bende yanlış olmayabilir, bazen her doğru bende doğru olmayabilir," derdi. Derken de, "Bugün doğru olan yarın yanlış olacak; çünkü hayat sürekli devinim halinde ve sürekli kendini tekrar etmeden güncelleme çabasında," der, başka da bir şey demezdi o tez canlı haliyle.

Tez canlıydı, hiperaktif denecek kadar... Hızlı yürür, hızlı konuşurdu, bu da hızlı düşünmesinden ileri gelirdi. Eli, mimikleri söylemelerinin gerisinde kalmazdı; vücut dili, duygulu ve tonlu konuşmasıyla uyumluydu.

Onunla anları, onunla mücadeleyi paylaşıyorsan, onun gibi çabuk olacaksın, aldığın işi de yarım bırakmayı aklının ucundan dahi geçirmeyeceksin. Ya ciddiyetle sol mücadeleye sarılacaksın ya da sarılacaksın; yoksa yenilgin, yoksa teslimiyetin, yoksa ihanetin yakındır.

Disiplinliydi. Ciddiyetle sol mücadelesine sarılır, bunda da kendine hayran bırakırdı.

Savurgan değildi, sorumluluğundaki her kuruşu ciddiyetle hesap eder, harcardı.

Anımsadım da, beni İskenderun'a gönderirken verdiği paradan kuruş artmamıştı geri döndüğümde.

Talihsizliğe değil, dikkatsizliğe inanırdı. Saydam'da Karazincir Pasajı'ndaki Dost Kitabevi'nde yakalanmasına da böyle bakıyordu. "Böyle basit bir hatayla yakalanmamalıydık," der dururdu.

Her yere kendini yakıştırmasını bilendi, bilendikçe bilendi... Mapuslukta da yakışmıştı, eğreti gibi durmuyordu; havalandırmada, koğuşta, koridorda, mutfakta, yatakta...

Kitapların bir insanı sevmesini onda gördüm. O da kitapları seviyordu, güzel seviyordu. Biri bitiyor, birine başlıyordu. Onun sayesinde oldu yirmi bir günlük mapusluğumda iki kitap bitirmem; ama onunla en az on tane Mahir'in siyah beyaz yağlı boya resmini yapmıştık kartonpiyere.

İnce Memed'i okurken, "Solcular her yere sığmıyor," sözünü anımsadı. Duyduğundan beri içerlemişti bu söze. "Solcular her yere hem sığar hem yakışır," dedi. Dedi de mapusa da bir güzel yakışan yoldaşlarına baktı önünde açık duran pencereden. Uzun bir yürüyüşe çıkmış gibi voltalıyorlardı bir avuçluk avluda. Solcuları hiçbir yere sığdırmayanlara kızdı o an, o an büyüdü sevgisi.

İlaçları aklına geldi; yine unutturmuştu kitaplar. Bir süredir ciğerleriyle başı dertteydi, bu yüzden yatağını koridora almış, kapkacaklarını ayırmıştı. Çıkardı, ağzına attı, hemen yanında duran, pencere kenarına bıraktığı tas içindeki suyu üstüne içti; yoksa o haplar boğazında büyüyecekler, yutamayacağı hale geleceklerdi. Hiç sevemedi ilaçları.

O anlarda derdi, "Yok öyle ölmek, hemencecik gitmek."

Bereketli Topraklar'ın Kemal'i gibi mertçe sözünde duruyor, verdiği sözlere de sadıktı.