"Her şeyi iyi yapmalıyım, yoksa yapmamalıyım," dedi kendine. Dediğinde yine mapustaydı. -Hep girdi çıktı mapustan, solcuların fıtratına yazmıştı Tanrı bir kez, silmiyordu.- Ranzasından iniyordu. Nöbetçiydi. Sabah koğuşu ve mutfağı temizlemişti, iyi temizlemişti. Karavanada gelen kahvaltılıkları dağıtmış, yaptığı çayı da bir güzel içirmişti arkadaşlarına. Öğlen saatiydi. Görevlerini iyi yapıyordu, eleştiri gelsin istemiyordu. Mapusluğu da iyi yaptı hep. "Madem düştük buraya, o zaman hakkını vermeliyim," dedi, dedi de verdi hakkını. Mapusu eğitimhaneye çevirdi, bilmediklerini harıl harıl çalışarak öğrendi, tanımadığı yazarları tanıdı. Çıktığında -çıkma ihtimali ne kadardı bilmiyordu, idamı isteniyordu çünkü- yatan sen miydin, yoksa yatağın mıydı yatan, desinler istemiyordu.
Solculuğu da iyi yapıyordu; isteyerek, bilerek, severek. Bir şey seçiliyorsa iyi yapılmalıydı onun için, laf olsun diye yapılacak bir iş değildi solculuk. Dünyanın en güzel seçimiydi insandan yana olmak, doğadan yana, canlılardan yana olmak. İşçiden yana oldu, 6. Filo'yu denize dökenlerin safında yer aldı...
"Yapamayacağın, olamayacağın şeyi olmak için çabalamayacaksın," dediğinde arastada bakırcı ustasının bakırı dövmesini dakikalarca izlemişti. Bunu tekrarladığında Yılmaz Güney'in Umut filmini tekrar tekrar izlemişti. İşini iyi yapanları sevdi. Her meslek zordu, güzeldi ama solculuk bir başka meşakkatliydi. Çünkü solculuğu diğerlerinden ayıran, bir meslek grubuna girmiyor oluşuydu. Bir felsefeydi sol, doğal yaşam biçimiydi, insana yakışanı arayıp bulma işiydi. Her güzelliği solculukta üretmesi bundandı.
Solculuğa da yakışıyordu, mahkemelere de. -Öyle güzel oturuyordu ki hâkimlerin önünde, hâkimler, savcılar gözünü alamıyordu ondan. Kaç kez yazarken şaşırmıştı kâtip kız, şaşırınca da baştan takmıştı arası karbonlu parşömenleri.- Otururken kamburu çıkmazdı, eli dizlerinde olmazdı, omuzları düşmezdi, bakışları zavallı olmazdı, yüzü acınacak hâle gelmezdi.
Yattı çıktı, idam edilecek nedenler bulamadılar. Oysa çok aramışlardı o nedeni.
Tiyatroya yöneldi, oyunlar yazdı, oyunlar oynadı. Yazmaya da yakışıyordu, sahnelere de. Soldaşlarına da yakıştı; yakıştı da dört firari arkadaşını sakladı, sakladı da kaçmalarına yardımcı olmaktan yine yakayı ele verdi, yine yattı çıktı.
Sevmeye de yakıştı, sevmenin de hakkını verdi. Hiç evirmeden çevirmeden, okun yaydan fırlaması gibi dimdik söylemişti sevdiğine: "Benimle evlenir misin?" diye. Dedi de hemen evlendiler. Tavlama sürecindeyken, "Sen ne güzelsin," demişti de, "Güzel bakıyorsun da ondan," yanıtını almıştı. Hep güzel bakıyordu, bunu da biliyordu ama güzeli güzel, çirkini de çirkin görüyordu, iyi görüyordu.
Kelime ustasıydı, bunu kendisi de biliyordu. Öyle bir dizerdi ki kelimeleri ardı ardına, dilde yağ gibi akar, örselemeden zihinlere dağılırdı.
Sol içinden olmadık güzellikleri gün yüzüne çıkartıyordu. Bundan dolayı solculuğu sevdi. Yoksa çoktan terk eder, kendine gider, lümpen hayatı seçer, Çukurova'nın en haylaz hergelesi olur, daha ileri gidebilir, kabadayısı olup çıkardı; bir güzel namına nam katar, paraya para demezdi.
Bunları düşünürken yufkanın arasına soğanı, peyniri serdi, yuvarladı, eşinin yaptığı köpüklü ayranla bir güzel yedi içti, prova almak için evden çıktı, tiyatrosuna gitti.
Kimse fazlalık değildi, birbirlerinin eksiğini tamamlayan solculardı. Bu bilinçle çıkıyordu sahnelere.
Yaşadıklarını ve yaşayacaklarını ne kaderden ne tesadüflerden ibaret gördü. Hepsi bilinçli tercihiydi, tiyatro da.
Bazı soldaşlıklar acı, yıpratıcı ihanetle bitse de solculuğu terk etmedi. Onlar gitti, o kaldı. Çünkü ihanet yoldaşlıkla birlikte gezer, uygun anda eşek arısı gibi sokardı.
Verimlilikleriyle ne zamana sığdı, ne kitaplara, ne sahnelere, benim de makaleme hiç sığmadı. Sığacak gibi de değildi. Kocamandı, ürettikleriyle de kocamanlaştı hep.
Molada çantasından çıkardığı Bertolt Brecht'in faşizmi hicveden ünlü eseri Arturo Ui'nin Önlenemeyen Yükselişi adlı kitaplaşmış oyununu okumaya başladı kaldığı yerden, kaldığı yerden derhal devam etti. Her sabah, her sabah uyandı, devam etti kaldığı yerden….