Sevginin ustasıydı ama aşka uzaktı; yabancı kadar, el kadar uzaktı. Bu, onun adına hiç de haksızca bir tanımlama olmazdı. Âşık da olmamıştı liseli yıllarında; yani bir kızın elinden tutmamış, kaçamak pastanelere girip çıkmamış, kışlık sinemaların en tenha köşelerinden bilet alıp gözlerden ırak, el ele tutuşup, arada dizleri değerek, sarılmaktan kaçınarak aşk filmleri izlememişti. Gözünü açtı, ergenleşirken solcularla tanıştı, sol fikirleri içselleştirdi; delikanlılık çağında kendini toplumsal mücadelenin bir parçası yapmıştı. Bundan da on yıllar sonra bile bir gram pişmanlık duymamış, hatta sol fikirlerini oluşturan her arkadaşına, babasına, annesine, akrabalarına, Adana’nın kebapçılarına, Onbaşıların çalışanlarına, manavlarına; bir koşuda kesilmiş, yüzülmüş koca koyunu sırtlayıp geldiği kasabaya; bazen veresiye aldıkları bakkala, dahası okuduğu kitapların yazarlarına, Engels'e, Hegel'e, Sokrates'e, Descartes'a, Orhan Kemal’e, iki haftada bir eline aldığı Devrimci Yol dergisinin isimsiz yazarlarına teşekkür etmekten keyif alıyordu.
Babasının miras bıraktığı, "Onbaşılar" yazan önlüğü boynuna geçirmekten keyif alıyordu.
"Âşık oldun mu hiç?" diye sorduğunda ranza arkadaşı, derhâl anımsayacak kadar yakın, hemencecik anımsamayacak kadar uzaktı lise yıllarına. Sorudan hemen sonra, bir iki düşten öte geçmeyen platonik sevmelerini anımsamış, bundan da o an söz etmemişti.
Bu sorudan hemen sonra Levent'e gelen dört mektuptan üçünü uzatmış, birini elinde tutmuş, hemen vermemişti. Bu mektup, son aylarda sıkça gelen mektuplardan biriydi; aynı kişidendi.
"Bu kız sana galiba sevdalı," dedi, dedi de sevinçlendirdi arkadaşını bir güzel. O an aşka ne büyük gereksinimi olduğunu bir daha anladı; anlar anlamaz da kökünden başladı titremeye.
Birlikte mektuplar yazıldı, birlikte mektuplar okundu, her tümcenin anlamı tartışıldı.
Aşka karşı değildi, her solcu gibi ama vakit bulamamıştı; vakit de ayırmamıştı işin samimicesi. Devrim yapacaklardı hemen şimdi; başka şeylere zaman ayırsaydı devrim gecikecekti sanki.
Oysa biliyordu; aşk da anti-kapitalist mücadele gibi, evrim ve devrim hâlleri gibi ayrışmadan yaşanmalıydı.
Oysa aşk da anti-kapitalist mücadeleydi.
Hemencecik yanıtlar verildi ondan gelen her mektuba, hemencecik yanıtlar geliyordu. Zindan hayatına, zihnine farklı farklı, daha evvel tatmak istediği hâlde tadamadığı lezzetler bırakıyordu; o vakitlerde derdi: "Aşk, sen ne güzel şeymişsin."
“Aşka şiir, şiire aşk derdi.” Bunu da dedirten Nazım’dı, Süreya'ydı, Asaf'tı, İlhan'dı...
"Şiire şiir yazılır mı, yazılırsa güzel yazılır," dedi, Korkmazgil'i okumaya başladı havalandırmanın en gölge yerinde.
Direndi, direngendi. Anladı bunun nedenini tahliye olurken: "Meğerse ben biraz da onun aşkına tutunduğum için direnebilmişim onca işkenceye, özleme, yalnızlığa, hakaretlere, aşağılamalara, hücrelere..." Şimdi aşk daha sahipli," dediğinde nizamiye kapısında bekleyen annesine derhâl koştu, sarıldı; sarıldı da Çukurova kadar ısındı.
Annesinin sıcaklığında uzaklaşırken Mersin mapusundan, ona en çok sevginin, en çok aşkın, vefanın, merhametin, acımanın, saygının; ona en çok solculuğun yakıştığını o an derhâl anladı.
Baktı uzayıp giden, gittikçe uzayan Çukurova'ya. Duygularını ve düşüncelerini durmadan ayak altından kaldırmanın verdiği sevinçle baktı son sürat giden aracın penceresinden.
"Aşk, cinselliğin mezesi değil," dediğinde kendini çoktan salmıştı aşka. Şiir gibi zıplaması, sevecenliğiyle sürtünmesi, çiçeklere dolanması, çimenlerde yuvarlanması, yağmurdan kaçmaması bundandı; bundandı illa da insan, illa da sevgi, illa da aşk, illa da devrim demesi; bundandı illa da laiklik demesi.
Yine baktı, tekrar baktı, kadınının bir kahve, bir yeşil, bir bal, bir menekşe, bir ela olan gözlerine; kıvançlandı, yalnızlığı silindi.
"Nasıl ki bitmezse bir aşk, solculuk da bitmez," dedi. Dediği an yüz yıllar sonrasını gördü o an. Dediği anda da elindeki nar düştü eşiğe; derhâl insan insan çoğaldı Levent.