"Dönerse solcular bu kente, bu kent yeniden güzelleşir," derken Çaw Bella’yı dinliyor, dinlerken neşeli neşeli uzanmış pencereden gençliğine bakıyor, neşeleniyor, tekrar bakıyor, "Biz solcular bu hayatın en temiz insanlarıyız," diyerek mırıldanıyordu; döndü, kendine baktı, solculuğunun dimdik ayakta olduğunu gördü, gördü de adımları gençleşti, o filinta gibi edasıyla eşine genç biri gibi sarıldı, hayatı boyunca hiç böyle sarılmadığını anımsadı, anımsayınca bir daha, bir daha sarıldı, bir türlü ayrılmak istemedi, o an hiç böyle sarılmadığı için önceki tüm sarılmalardan bir güzel utandı.

Muazzam bir vicdana, muazzam bir sevgiye, muazzam bir olgunluğa, muazzam bir insanlığa sahipti, bunların sol düşüncelerinden geldiğini bilecek kadar da aklı başındaydı.

Eylemde karşısında duran zabıtaya baktı; en masum haliyle baktı, bakışından ne kendi, ne zabıta rahatsız oldu; bakışları çok şey söylüyordu; dünyada işlenen her kötülüğü bir çırpıda anlatıyordu, anlatıyordu da bu söylediklerini hemencecik olmasa da, sonradan olsa da anlayacak algı gerekiyordu; o algı yoktu, zabıtalığıyla beraber silinip gitmişti, zaten kendisine de bakmıyordu, bakıyor gibiydi sadece; durmadı, durduramadı kendisini, hemencecik söylemek istedi, söylemeseydi zabıtaya kötülük yapmış olacaktı, sonra o an düşündü, söylemezsem en fazla kendime kötülük yapmış olurum dedi, deyince de söyledi:

"İnsanlığı terk etmek çok zor değil mi?" dedi, baktı anlamadı, açımladı, bunu yapmazsa söylediği sis gibi dağılacaktı. "Biliyorum sizin de işiniz pek zor, kötü olmak için neler yapmanız, ne icatlar bulmanız gerekiyor; daha da beteri birilerinin, Kenan’ın gözüne girmeniz gerekiyor; kendinizi en kötü yapmanın yarışına sokuyorsunuz. Her uyandığınızda, bugün ne yaparım da en kötü ben olurum diyorsunuz. Çok farkındayım, sizin işiniz pek zor, çok meşakkatli, kendinize yabancılaşacaksınız; eşinize, evlatlarınıza, geniş ailenize, komşunuza, yani herkese, her güzel insana, her kötü insana yabancılaşacaksınız; kolay değil bu, oysa insan kalmak için doğal kalmak yeter, kendin olmak yeter," dedi, demesinin hemen ardından bir sürü gaza maruz kaldı, tomalar zehirli su sıktı, plastik mermiler dolu oldu, düştü; protestocular can havliyle, çığlık çığlığa kaçıştı; her emekliye üç zabıta düşüyordu. Yılları biriktirmiş bedeniyle bir o yana bir bu yana savruldu Dahar, düşe kalka bir oraya bir buraya çarpıp durdu, olmadı çöktü. Az sonra cımcımcılıktı kaldırımda, gözlerini açamıyordu, ciğerleri yanıyor, az sonra bir ölecek bir dirilecek gibi nefes alıyordu.

Öte yandan sırayla iki eliyle birkaç saat önce komşusunun iki torununa 23 Nisan Bayramı için aldığı jelatinli mini paketteki hediyeyi aradı; üstünde başında, sağında solunda, açamadığı, cayır cayır yanan gözlerinin acısıyla el yordamıyla aradı; bulamadıkça telaşlandı, bulamadıkça az önce yaşadıklarını unutamayarak üzüldü, pek üzüldü.

Esnafların taşıdığı suyla yüzünü yıkadı da yıkadı, yanan, şıpır şıpır damlayan yaşlarla titreyerek yürüdü, üşüdü, yürüdü, olmadı kendini gürül gürül sobası yanmayan ama insanla ısınmış kahvehaneye soktu; baktı, hepsi kendi gibi emekliydi, hepsi aman garson çay dağıtmaya gelmesin diye içten içe dua eden emeklilerdi; onlara kızmadan baktı, az önce emeklilerin hakları için yapılan basın açıklamasında kaybettiği, yerine yenisini alacak parasının olmadığı paket aklına geldi, o esnada garsonla bakıştı, ıslaklığını hissederek çay istedi, biraz demli olsun dedi.

Tenhalığı seviyordu, ama kalabalıklığı da seviyordu, her fırsatta ikisine de koşuyor, birini bile yalnız bırakmıyordu. Tenhalığı kendini bulmaydı, kalabalıklığı ise sorunları birleşerek çözme hâliydi.

"Önemli bir konuda bir şey itiraf edeyim mi?" dedi eşine, edebilirsin dercesine bakmasını beklemeden devam etti, "Bu itirafı yapmazsam ömür boyu mutlu olamam, huzurla etrafında dönemem," dedi, dedi de bu kez merakla bakan eşine sevgiyle baktı, hiçbir kadına böyle aşkla bakmamıştı, "İyi ki solcuyum, yoksa seni bu kadar güzel sevemezdim," dedi, der demez gözleri doldu, bu kez neşeden gözlerinden yaşlar oluk oluk aktı, durmadı, aktı aktı, eşinin elini tuttu, sıkı sıkı sıkarak tuttu.

Kalktı, yaşına başına bakmadan tenhalığına gitti, eksik yanlarını kendinde arayacaktı.

Solculuğunda öğrendi güneşi gözlerinde taşımayı; bakınca bulutları, bakınca sisleri, korkuları dağıtıyordu; az sonra ısınması, az sonra titremesinin kesilmesi bundandı, ama bunda çayın da payı vardı…

Bir çay daha içti, sonra bir çay daha...