Dünyanın gözü 7-8 Temmuz'da Ankara'da olacak. Peki, neden?
NATO'nun en önemli zirveleri yıllardır Brüksel'de yapılıyordu. İttifakın siyasi merkezi orasıydı. O halde neden bu kez bütün dünyanın dikkati Ankara'ya çevrildi?
Bana göre bunun cevabı, NATO'nun toplantı takviminde değil; yaklaşık iki bin beş yüz yıllık jeopolitik hafızada saklı. Çünkü devletler değişir, imparatorluklar yıkılır, bayraklar değişir. Ama ticaret yolları kolay kolay değişmez. Dünyaya hükmetmek isteyen her güç, önce o yolları kontrol etmeye çalışır.
Bugün konuştuğumuz Kalkınma Yolu Projesi, Şam-Halep demiryolunun yeniden canlandırılması, Akabe Limanı'nın önem kazanması ve Basra Körfezi'nden Türkiye üzerinden Avrupa'ya uzanacak yeni ulaştırma koridorları, bana göre birbirinden bağımsız projeler değildir. Aslında bunların tamamı, iki bin beş yıldır süren aynı jeopolitik mücadelenin yeni perdesidir.
Bunu anlayabilmek için önce Perslere gitmek gerekiyor.
MÖ 550 yılında kurulan Pers İmparatorluğu yalnızca büyük bir devlet değildi. Belki de tarihin ilk gerçek jeopolitik organizasyonuydu. Persler, Susa'dan Sardes'e, yani bugünkü Manisa-İzmir bölgesine kadar uzanan yaklaşık 2.700 kilometrelik Pers Kral Yolu'nu inşa ettiler. Bu yol yalnızca ticaret için kullanılmıyordu; ordular, vergiler, haberleşme, devletin bütün sinir sistemi bu güzergâha bağlıydı. Persler çok önemli bir gerçeği keşfetmişti: Bir coğrafyaya hükmetmek istiyorsanız, önce o coğrafyanın ticaret yollarına hâkim olmanız gerekir.
Aradan yüzyıllar geçti. İpek Yolu aynı mantık üzerine kuruldu. Almanlar Bağdat Demiryolu Projesi ile aynı hedefe yöneldi. Bugün ise Basra Körfezi'nden Avrupa'ya uzanacak yeni ulaştırma koridorları konuşuluyor. İsimler değişiyor, teknoloji değişiyor, ama jeopolitik değişmiyor.
Perslerden sonra sahneye Roma çıktı.
Roma'nın en büyük başarısı yalnızca güçlü lejyonlara sahip olması değildi. Asıl başarısı, Perslerin kurduğu sistemi okuyabilmesiydi. Roma biliyordu ki dünyaya yalnızca ordularla hükmedilemez. Ticareti yöneten, siyaseti de yönetir. Bu nedenle Roma'nın gözü sürekli doğudaydı. Çünkü doğu; Hindistan'a açılan kapı, İpek Yolu'nun başlangıcı, enerji, üretim ve dünyanın ağırlık merkeziydi.
Fakat Roma'nın önünde her zaman aynı engel vardı: İran coğrafyası. Önce Persler, sonra Sasaniler… Yaklaşık dört yüz yıl boyunca Roma ile Sasani Devleti, Mezopotamya, Suriye, Ermenistan, Doğu Akdeniz ve Basra Körfezi'nde savaştılar. Dikkat edin; bugün televizyonlarda hangi bölgeleri konuşuyorsak, Roma da iki bin yıl önce aynı bölgeler için savaşıyordu. Tesadüf mü? Ben öyle düşünmüyorum. Çünkü haritalar, devletler ve bayraklar değişebilir; ama coğrafya değişmez. Ve coğrafya değişmediği sürece büyük güçlerin mücadele ettiği alanlar da değişmez.
Roma'nın en güçlü imparatorlarından biri olan Herakleios, ordularıyla Sasani başkentine kadar ilerledi. Ancak bütün askerî gücüne rağmen İran coğrafyasını hiçbir zaman kalıcı olarak kontrol edemedi. Bugün de benzer bir tablo karşımızda duruyor: İran, Suriye savaşı boyunca Lübnan, Yemen ve Suriye'deki hakimiyet alanlarını genişletti. Tıpkı Sasani İmparatorluğu'nun Roma'nın doğuya açılmasını engellediği gibi, bugünkü İran da ABD'nin bölgedeki hakimiyet kurma çabalarının önündeki en büyük engel oldu. Ancak son dönemde ABD'nin İran'a karşı yürüttüğü mücadele, tarihsel benzerliklerden uzaklaşarak farklı bir tarihin yazıldığının göstergesidir. Belki de bu kez Roma'nın doğuya açılma hayali, farklı aktörlerle gerçekleşecektir.
İşte tam bu noktada tarih bize başka bir soru soruyor: Roma gerçekten sona mı erdi? Yoksa yalnızca isim mi değiştirdi? Bugün ABD'nin, Roma İmparatorluğu olma isteği ve Trump'ın bu tarihsel tacı giyme arzusu, bu sorunun cevabını günümüzde yeniden aratmaktadır.
Bu sorunun cevabı bizi önce Konstantin'e, ardından İstanbul'un fethine ve sonunda bütün dünyanın gözünü çevirdiği Ankara'ya götürecek.
Roma, yüzyıllar boyunca doğuya ulaşmaya çalıştı. Fakat bir süre sonra çok önemli bir gerçeği fark etti: İtalya'dan dünyanın yönetilemeyeceğini anladı. Çünkü dünyanın ekonomik merkezi doğudaydı. İşte bu yüzden İmparator Konstantin, tarihin en önemli jeopolitik kararlarından birini aldı ve Roma'nın başkentini Konstantinopolis'e taşıdı. Bugün İstanbul dediğimiz şehir, aslında yalnızca yeni bir başkent değil; dünyanın ağırlık merkezinin doğuya taşınmasıydı. Konstantin şunu çok iyi görmüştü: Eğer büyük güç olmak istiyorsanız, dünyanın döndüğü merkez de olmak zorundasınız.
Fakat dikkat edilmesi gereken başka bir ayrıntı daha var: Roma başkentini değiştirdi ama yine de İran coğrafyasını hiçbir zaman tam anlamıyla kontrol edemedi. Yani başkenti değiştirmek tek başına yeterli olmadı; asıl mücadele hep aynı bölgede devam etti. İşte bu yüzden bana göre bugünkü ABD-İran rekabetini yalnızca güncel siyaset olarak okumak büyük eksiklik olur. Çünkü tarih aynı coğrafyada, farklı aktörlerle kendisini yeniden üretmeye devam ediyor.
Bu noktada tarihin başka bir sayfasını açmak gerekiyor: 1402 yılı… Timur, neden Yıldırım Bayezid'i Ankara'da savaşmaya zorladı? Çünkü Ankara sıradan bir Anadolu şehri değildi; Anadolu'nun kilidiydi. Doğudan gelen yollar burada birleşiyor, batıya giden yollar burada ayrılıyor, kuzey ile güney arasındaki bağlantının tam merkezindeydi. Timur bunu biliyordu; Yıldırım Bayezid de biliyordu. Timur özellikle savaşın Ankara'da olması için Yıldırım'ı zorladı ve bu karar belirleyici oldu. Timur, Ankara'yı seçerek sadece bir savaşı değil, aynı zamanda Anadolu'nun jeopolitik merkezine yapılacak her müdahalenin ne kadar hayati olduğunu da göstermiş oldu.
Aradan beş yüz yıl geçti, bu kez sahneye Mustafa Kemal Atatürk çıktı. Cumhuriyet kurulurken başkent olarak neden İstanbul değil de Ankara seçildi? Atatürk'ün Timur'a olan hayranlığı bilinir. Afet İnan'ın hatıralarında geçen bir anekdotta Atatürk, "Ben Timur zamanında gelseydim, O'nun yaptığı işleri başaramazdım. O, benim zamanımda gelseydi, yaptıklarımdan daha fazlasını yapardı" demiştir. Bu söz, Atatürk'ün tarihsel jeopolitik bilincini ve Ankara'nın stratejik önemini ne kadar iyi kavradığını göstermektedir.
Bu soru bugüne kadar güvenlik, işgal tehdidi veya Anadolu'nun ortasında bulunması gibi nedenlerle açıklandı. Bence bunların hepsi doğrudur, ama eksiktir. Ben Atatürk'ün yalnızca askerî güvenliği değil, Anadolu'nun binlerce yıllık jeopolitik hafızasını da okuduğunu düşünüyorum. Çünkü Ankara; Roma döneminde önemliydi, Selçuklu döneminde önemliydi, Osmanlı döneminde önemliydi, bugün de önemini koruyor. Aslında değişen şehirler değil; değişmeyen coğrafyadır. Bu nedenle bana göre Roma'nın başkentini doğuya taşıması ile Atatürk'ün Ankara'yı başkent yapması arasında ortak bir jeopolitik akıl bulunmaktadır. İkisi de dünyanın ağırlık merkezinin nerede olduğunu görmüştü.
Augustus Tapınağı'nın Hacı Bayram-ı Veli Camii'nin duvarlarında bugün hâlâ durması da ne kadar ilginçtir. Roma'nın en güçlü imparatorunun anıtı, Anadolu'nun manevi merkezlerinden birinin duvarında yükselir. Bu, iki bin yıllık jeopolitik hafızanın Anadolu'daki en somut tanıklarından biridir. Augustus'un Ankara'daki tapınağı, bugünün yeni Roma'sının da kalbinin nerede atması gerektiğini fısıldar gibidir.
Şimdi yeniden bugüne dönelim. Son birkaç ay içerisinde yaşanan gelişmeleri kronolojik olarak yan yana koyduğumuzda ilginç bir tablo ortaya çıkıyor.
Nisan 2026'da Türkiye, Suriye ve Ürdün arasında bölgesel ulaşımı güçlendirmek için üçlü bir antlaşma imzalandı. Akabe Limanı'nın stratejik öneminin vurgulandığı bu antlaşma ile tarihsel demir yolu hattının yeniden güçleneceği açık bir gerçektir. Şam-Halep demiryolunun yeniden canlandırılması, Basra Körfezi'nden başlayarak Balkanlar'a kadar uzanacak bir ulaşım ve demir yolu koridoru oluşturulabileceği fikrini güçlendirmektedir.
Mayıs 2026'da Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan, ülkesini Rusya'dan uzaklaştırıp Avrupa'ya yaklaştırma yolunda önemli adımlar attı. Erivan, çoğu Avrupalı 40'tan fazla lideri ağırladı ve ilk AB-Ermenistan zirvesi gerçekleştirildi. Bu, Avrupa'nın Kafkasya'daki varlığını güçlendirme çabasının açık bir göstergesidir.
Haziran 2026'da ise Kazakistan ve Avrupa Birliği arasında 4 önemli anlaşma imzalandı. Ulaştırma, altyapı, sanayi ve havacılık sektörlerinde yeni ortaklıklara imza atıldı. AB, bölge ile ilişkilerini hiç olmadığı kadar geliştiriyor.
İlk bakışta bunların tamamı birbirinden bağımsız diplomatik gelişmeler gibi görünebilir. Ben öyle okumuyorum. Ben aynı satırları, Pers Kral Yolu'nun modern versiyonunun yeniden inşa edilmesi olarak okuyorum. Çünkü Almanların bir asır önce Bağdat Demiryolu ile yapmak istediği şey neyse, bugün konuşulan ulaştırma koridorlarının temel mantığı da aynıdır: Basra'ya ulaşmak, Levant'ı kontrol etmek, Anadolu üzerinden Avrupa'ya bağlanmak ve yeni ticaret düzenini kurmak.
İşte tam da bu nedenle bana göre Ankara'da yapılacak NATO Zirvesi sıradan bir diplomatik toplantı değildir. Bu zirve, yeni güvenlik mimarisinin hangi merkez etrafında şekilleneceğinin ilanıdır. NATO artık Türkiye'yi bir "kanat ülkesi" olarak değil, tam da ilgi alanlarının coğrafi merkezinde konumlanmış bir "merkez ülke" olarak görmektedir. Bu zirvede yapılacak görev dağılımı, aslında yeni dünya düzeninin nasıl şekilleneceğini belirleyecektir.
Haziran ayında Milli Savunma Bakanlığı, NATO Daimi Savunma Planı kapsamında önemli açıklamalarda bulundu. Malatya Kürecik tesislerine Patriot hava savunma sistemleri yerleştirildiği duyuruldu. Aynı dönemde İtalya'ya ait SAMP/T hava savunma sisteminin Konya'ya konuşlandırıldığı açıklandı. Tabii ki bu hava savunma sistemleri, öncelikle Temmuz ayında gerçekleştirilecek olan NATO Ankara Zirvesi'nin güvenliği için yerleştirilmiştir. Ancak bu, aynı zamanda Türkiye'nin artık NATO'nun güvenlik mimarisinin merkezinde yer aldığının da somut göstergesidir.
Fakat bu hikâyenin belki de en ilginç kısmı henüz anlatılmadı.
1453 yılında İstanbul düştüğünde yalnızca bir şehir kaybedilmedi. Roma'nın meşruiyetini temsil eden en önemli semboller tarihin sisleri arasına karıştı. Taç, taht ve asa… İmparatorluğu temsil eden bu sembollerin akıbeti yüzyıllardır merak konusudur.
Ve işte tam burada karşımıza, tarihin en gizemli isimlerinden biri çıkıyor: Sophia Palaiologina.
İstanbul düştü. Dünya tarihinin akışını değiştiren fetih yalnızca bir şehrin el değiştirmesi değildi; Doğu Roma İmparatorluğu sona ermişti. Fatih Sultan Mehmet, yalnızca İstanbul'u fetheden bir hükümdar değildi; kendisini "Kayser-i Rûm" olarak tanımlanması da bu siyasî mirasa talip olduğunun göstergesiydi. Ancak bir imparatorluğu askerî olarak yenmek ile onun siyasî meşruiyetini tamamen devralmak aynı şey değildir. Orta Çağ boyunca Roma geleneğinde taç giyme törenleri yalnızca siyasî değil, aynı zamanda dinî bir meşruiyet anlamı taşıyordu. Bu nedenle patriklik makamı, imparatorluk sembolleri açısından kritik bir yere sahipti. Çünkü Patrikhane, Roma krallarına taç giydiren kurumdu. İmparatorlar, bu makamdan aldıkları kutsama ile meşruiyet kazanırdı.
İşte tam bu noktada tarihin en dikkat çekici isimlerinden biri karşımıza çıkar: Sophia Palaiologina. Son Bizans hanedanının mensuplarından olan Sophia, İstanbul'un düşüşünden sonra İtalya'ya geçti. Daha sonra Papalık desteğiyle Moskova Büyük Prensi III. İvan ile evlendi. Bu evlilik sıradan bir hanedan evliliği değildi. Moskova, bu tarihten itibaren kendisini giderek daha fazla Doğu Roma'nın mirasının devamı olarak görmeye başladı. Rivayete göre, Bizans'ın taç, taht ve asası Sophia aracılığıyla Moskova'ya geçmişti. "Üçüncü Roma" düşüncesinin güç kazanması da bu döneme rastlar. Birinci Roma yıkılmıştı, İkinci Roma olan Konstantinopolis düşmüştü, şimdi ise Moskova'nın yeni Roma olduğu iddia edilmeye başlanıyordu.
İşte benim dikkat çekmek istediğim nokta tam da burasıdır. Roma'nın siyasî mirası İstanbul'da son bulmuş olabilir. Fakat Roma'nın sembolik mirasının nerede devam ettiği sorusu, yüzyıllardır tartışılmaya devam ediyor. Bugün Moskova, aslında uzun süredir neden kaçınılmaz görünen bir savaşın içinde? Bu, yalnızca bugünün siyasetiyle mi açıklanabilir, yoksa tarihsel bir kaderin parçası mı?
Moskova'nın yüzyıllar boyunca kendisini "Üçüncü Roma" olarak tanımlaması, bu tartışmayı jeopolitik açıdan hâlâ canlı tutmaktadır. Bugün ise Amerika Birleşik Devletleri ve NATO, yeni bir dünya düzeni kurarken, bu kez farklı bir modelin peşinde görünüyor. Trump, adeta Roma İmparatorluğu'nun kurucusu Augustus'un rolünü üstlenirken, diğer AB ülkeleri de yeni Roma'nın lejyon askerlerine mi dönüşüyor?. Ve bu yeni yapının merkezinde, Augustus'un Ankara'daki tapınağının da sembolik olarak işaret ettiği gibi, Türkiye yer alıyor
Son dönemde ABD Başkanı Donald Trump'ın Fener Rum Patrikhanesi ile ilgili temasları ve açıklamaları da bu bağlamda son derece dikkat çekicidir. Patrikhane, tarih boyunca Roma krallarına taç giydiren makam olarak bilinir. Trump'ın Beyaz Sarayda Fener Rum Patrikhane yetkililerini kabul etmesi, Patrikhane'ye özel taleplerde bulunması, yalnızca dinî bir ziyaret olarak görülmemelidir. Bu temaslar, yeni Roma'nın meşruiyetini inşa etme çabasının bir parçası olarak okunmalıdır. Çünkü jeopolitiğin yalnızca askerî ve ekonomik güçten ibaret olmadığını biliyoruz. Büyük güçler zaman zaman tarihî sembolleri de dış politikalarının bir parçası hâline getirebilir. Eğer yeni bir küresel düzen kuruluyorsa, bu düzen yalnızca yeni askerî üslerle değil; yeni semboller, yeni meşruiyet alanları ve yeni anlatılarla da inşa edilir.
Bu gelişmeler ışığında açıkça görünüyor ki, Yeni Dünya düzeninde Türkiye'nin rolü Atatürk'ün kurduğu Ankara merkezli devlet olarak kalacaktır. Bu, aslında Atatürk'ün kurduğu siyasetin, Ankara'nın başkent oluşunun, Yeni Dünya düzeni tarafından da saygı duyulmasıdır. Ve bu miras, bundan sonra da yaşamaya devam edecektir.
Şimdi yeniden Ankara'ya dönelim.
Avrupa Birliği'nin Ermenistan ve Kazakistan ile yaptığı yeni ulaştırma anlaşmaları… Türkiye, Suriye ve Ürdün arasında gelişen ulaşım projeleri… Basra Körfezi'ni Avrupa'ya bağlayacak yeni koridorlar… NATO'nun son dönemde Türkiye'deki askerî altyapıya yaptığı yatırımlar, Konya ve Malatya'ya konuşlandırılan hava savunma sistemleri… Finlandiya'nın ittifaka katılmasıyla yeni kanat ülke olması ve değişen güvenlik dengesi… Ve bütün bunların ardından 7-8 Temmuz'da Ankara'da gerçekleştirilecek NATO Zirvesi…
Ben bütün bu gelişmeleri yan yana koyduğumda tek tek olaylar görmüyorum. Ben, yeni bir jeopolitik organizasyonun adım adım şekillendiğini görüyorum. Artık Türkiye, NATO'nun kanat ülkesi olmanın ötesine geçmiş, ittifakın yeni merkez ülkesi haline gelmiştir. Bu zirve, sadece bir toplantı değil, Yeni Dünya düzeninin görev dağılımının yapılacağı ve Türkiye'nin bu yeni düzendeki merkezi rolünün tescilleneceği tarihî bir dönüm noktasıdır.
Bana göre ABD, bugün yeni bir Roma inşa etme hayaliyle hareket ederken, Trump'ın bu tarihsel tacı giyme arzusu her geçen gün daha da belirginleşiyor.
Fakat tarihe baktığımda şunu çok net görüyorum: Persler aynı yollar için mücadele etti, Romalılar aynı yollar için mücadele etti, Sasaniler aynı yolları savundu, Osmanlı aynı coğrafyaya hâkim olmak istedi, Cumhuriyet Ankara'yı aynı jeopolitik merkez üzerine inşa etti. Bugün ise dünyanın en büyük askerî ittifakı, tam da bu merkezin kalbinde toplanıyor.
Bütün bu gelişmeler birlikte okunduğunda ortaya çıkan tablo dikkat çekicidir. Perslerden Roma'ya, Bizans'tan günümüze kadar uzanan jeopolitik mücadele, bugün farklı aktörler, farklı ittifaklar ve farklı araçlarla yeniden şekillenmektedir. Bu nedenle 7-8 Temmuz 2026 NATO Ankara Zirvesi'ni yalnızca bir diplomatik toplantı olarak okumak, bana göre resmin tamamını görmemek olacaktır…