Bazı siyasi partiler seçimlere katılmak, iktidara gelmek ya da belirli bir toplumsal kesimi temsil etmek amacıyla kurulur. Bazıları ise olağan bir siyasal hayatın değil, bir milletin var olma mücadelesinin içinden doğar.

Cumhuriyet Halk Partisi’nin tarihini anlamak için yalnızca 9 Eylül 1923 tarihine bakmak bu nedenle yeterli değildir. Çünkü bugünkü adıyla Cumhuriyet Halk Partisi’nin kuruluş hikâyesi, resmî dilekçesinin verildiği Ankara’dan önce Sivas’ta; hatta Sivas’tan önce, milletin bağımsızlığını yine milletin azim ve kararının kurtaracağının ilan edildiği Amasya’da başlamıştır.

30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Mütarekesi’nin ardından Osmanlı toprakları işgal edilmeye başlanmış, merkezî iktidarın etkisizliği karşısında Anadolu’nun farklı bölgelerinde protestolar, müdafaa cemiyetleri ve yerel kongreler ortaya çıkmıştı. Ancak Sivas Kongresi’ni diğerlerinden ayıran temel bir özellik vardı: Sivas’ta yalnızca belirli bir şehrin ya da bölgenin savunulması değil, vatanın tamamının kurtarılması hedeflenmişti.

Mustafa Kemal Paşa’nın 22 Haziran 1919 tarihli Amasya Tamimi ile yaptığı çağrı da bu hedefin ifadesiydi. Vatanın bütünlüğü ve milletin bağımsızlığı tehlikedeydi. İstanbul Hükümeti dış güçlerin etkisi ve denetimi altındaydı. Çözüm ise milletin kendi iradesini ortaya koymasıydı.

Bu nedenle Sivas’ta toplanacak kongreye bütün illerden, parti ayrılıkları gözetilmeksizin, milletin güvenini kazanmış temsilcilerin gönderilmesi istenmişti. Burada kullanılan “parti ayrılıklarına bakılmaksızın” ifadesi dahi kurulmakta olan hareketin niteliğini göstermektedir. Amaç bir siyasi grubun üstünlüğünü sağlamak değil, bütün milleti ortak bir bağımsızlık iradesi etrafında birleştirmekti.

Sivas Kongresi işte bu anlayışla 4 Eylül 1919’da çalışmalarına başladı.

Kongrenin toplanması kolay olmamıştı. İstanbul Hükümeti ve İtilaf Devletleri kongreyi engellemek için çeşitli girişimlerde bulunmuş, Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları aleyhinde propaganda yapılmış, delegelerin Sivas’a ulaşması zorlaştırılmıştı. Kongreye katılanların sayısı konusunda farklı bilgiler bulunmakla birlikte, katılımın beklenenin altında kaldığı açıktı.

Fakat tarihin yönünü her zaman kalabalıklar belirlemez. Bazen küçük bir salonda toplanan sınırlı sayıdaki insan, milyonların geleceğini değiştirecek kararlar alabilir.

Sivas’ta yaşanan da tam olarak buydu.

Mustafa Kemal Paşa’nın oy birliğiyle kongre başkanlığına seçilmesinin ardından yapılan görüşmeler yalnızca bir direniş hareketinin yöntemlerini belirlemekle sınırlı kalmadı. Kongre, kendisini millet adına hareket eden, milletin meşru haklarını koruyan ve gerektiğinde ülkenin yönetim sorumluluğunu üstlenebilecek bir iradenin merkezi hâline getirdi.

Anadolu ve Rumeli’de farklı isimler altında faaliyet gösteren bütün millî cemiyetler, “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti” adı altında birleştirildi. Böylece yerel direnişler tek bir millî teşkilata dönüştürüldü.

Heyet-i Temsiliye’nin görev ve yetkileri genişletildi. Heyet, yalnızca belirli bölgeleri değil, vatanın tamamını temsil edecek şekilde yeniden düzenlendi. Ali Fuat Paşa’nın Umum Kuva-yı Milliye Komutanlığına atanması, İrade-i Milliye gazetesinin çıkarılmasına karar verilmesi ve teşkilatın maddi ihtiyaçlarının görüşülmesi, Sivas Kongresi’nin yalnızca karar alan bir toplantı olmadığını göstermektedir.

Kongre, gerektiğinde kararlarını uygulayan bir yürütme merkezi gibi hareket etmeye başlamıştı.

Başka bir ifadeyle Sivas’ta yalnızca bağımsızlık talep edilmemiş, bağımsızlığı sağlayacak siyasal ve kurumsal iradenin temelleri de oluşturulmuştu.

Kongre beyannamesinde millî iradenin hâkim kılınması esas kabul edilmiş, merkezî hükümetin millî iradeye bağlı olması gerektiği açıkça belirtilmişti. Milletin ve memleketin geleceği hakkında alınacak kararların bir millî meclisin denetimine sunulması isteniyordu.

Bu kararlar daha sonra Misak-ı Millî’de ve Türkiye Büyük Millet Meclisinin açılışında karşılığını bulacaktı.

Dolayısıyla Sivas Kongresi yalnızca Millî Mücadele’nin önemli bir aşaması değildir. Aynı zamanda yeni devletin siyasal düşüncesinin şekillenmeye başladığı yerdir.

Cumhuriyet Halk Partisi’nin Sivas Kongresi’ni ilk kongresi olarak kabul etmesi de bu tarihsel devamlılığın sonucudur. Elbette 4 Eylül 1919’da Sivas’ta bugünkü anlamıyla kurulmuş bir siyasi parti bulunmuyordu. Ancak daha sonra Halk Fırkası’na dönüşecek olan teşkilatın millî iradesi, örgütsel yapısı ve siyasal meşruiyeti burada ortaya çıkmıştı.

Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, Millî Mücadele’nin toplumdaki örgütlü gücüydü. Halk Fırkası ise bu gücün savaş sonrasında siyasal hayata taşınmış biçimi olacaktı.

Mustafa Kemal Paşa, Halk Fırkası kurma düşüncesini ilk kez 6 Aralık 1922’de açıkladı. Kurtuluş Savaşı’nın askerî safhası büyük ölçüde tamamlanmış, ancak yeni devletin kuruluş süreci henüz sona ermemişti. Ülkenin geri kalmışlığını ve çöküş tehlikesini ortadan kaldırmak, çağdaş ve gelişmiş bir toplum oluşturmak için kapsamlı değişimlere ihtiyaç vardı.

Mustafa Kemal’e göre bu değişimlerin gerçekleştirilebilmesi ancak güçlü bir siyasal teşkilatla mümkün olabilirdi.

Onun 7 Şubat 1923’te Halk Fırkası için kullandığı ifade bu bakımdan son derece anlamlıdır:

“Halk Fırkası, halkımıza siyasi eğitim vermek için bir okul olacaktır.”

Kurulması düşünülen yapı yalnızca seçimlere katılan bir parti olmayacaktı. Halkı siyasal sürecin öznesi hâline getirecek, millî egemenlik düşüncesini topluma yerleştirecek ve Cumhuriyet’in dönüşüm programını taşıyacaktı.

Bu düşüncenin ilk somut programı ise 8 Nisan 1923’te yayımlanan Dokuz Umde oldu.

Dokuz Umde, bir seçim beyannamesi olmasının çok ötesindeydi. Uzun savaş yıllarının ardından nasıl bir devlet kurulacağını, harap olmuş ülkenin nasıl yeniden ayağa kaldırılacağını ve egemenliğin hangi esaslara dayanacağını ortaya koyan kısa fakat kapsamlı bir programdı.

İlk ilke son derece açıktı: Egemenlik kayıtsız şartsız milletindi. Milletin gerçek ve tek temsilcisi Türkiye Büyük Millet Meclisiydi. Meclisin dışında hiçbir kişi, güç veya makam milletin kaderine hâkim olamayacaktı.

Bu yaklaşım, Sivas Kongresi’nde öne çıkan millî irade anlayışının yeni devlet düzenine aktarılmasıydı.

Dokuz Umde’de yalnızca siyasal egemenlik üzerinde durulmuyordu. Güvenliğin sağlanması, mahkemelerin gecikmeden işlemesi, kanunların millî ihtiyaçlara uygun biçimde düzenlenmesi ve devlet yönetiminin dürüst, yetenekli ve denetlenebilir bir memur yapısına kavuşturulması öngörülüyordu.

Ekonomik ve sosyal alanda da son derece kapsamlı hedefler belirlenmişti.

Aşar sisteminde halkın zarar gördüğü noktaların düzeltilmesi, çiftçiye, sanayiciye ve tüccara kredi sağlayacak mali kurumların geliştirilmesi, Ziraat Bankasının sermayesinin artırılması, tarım makinelerinin ülkeye getirilmesi, yerli üretimin korunması ve teşvik edilmesi hedefleniyordu.

Demiryollarının yapılması, eğitim sisteminin çağdaş temellere oturtulması, öğretimin birleştirilmesi, sağlık ve sosyal yardım kurumlarının çoğaltılması, ormanların ve madenlerin verimli kullanılması, hayvancılığın geliştirilmesi de programın parçalarıydı.

Son maddede ise savaşın harap ettiği ülkenin hızla onarılması, şirketlerin kurulmasının teşvik edilmesi ve bireysel girişimlerin korunması öngörülüyordu.

Böylece Millî Mücadele’nin “vatanı kurtarma” hedefi, Dokuz Umde ile “devleti ve toplumu yeniden kurma” programına dönüşüyordu.

Sivas’ta başlayan süreç, Ankara’da kurumsallaşıyordu.

1923 seçimlerinin ardından milletvekilleri Ankara’da toplanarak Halk Fırkası’nın tüzüğünü hazırlamaya başladılar. 7 Ağustos 1923’te yapılan ilk toplantıda Mustafa Kemal Paşa, Millî Mücadele’nin başlangıcından Birinci Meclisin açılışına ve 1923 yılına kadar geçen dönemi anlattı. Ardından Müdafaa-i Hukuk’un Halk Fırkası’na dönüşeceğini açıkladı.

Bu sözler, iki yapı arasındaki tarihsel bağın doğrudan ifadesidir.

Halk Fırkası Nizamnamesi 9 Eylül 1923’te kabul edildi. Mustafa Kemal Paşa 11 Eylül’de parti genel başkanlığına seçildi. Kuruluş dilekçesi ise 23 Ekim 1923’te İçişleri Bakanlığına sunuldu.

Fakat kuruluş tarihi olarak 9 Eylül’ün kabul edilmesi tesadüf değildi.

9 Eylül 1923, İzmir’in kurtuluşunun birinci yıl dönümüydü. Böylece partinin kuruluş günü, vatanın işgalden kurtuluşunu simgeleyen tarih ile birleştirilmişti. Sivas Kongresi’nin ilk kongre kabul edilmesi ve İzmir’in kurtuluş gününün kuruluş tarihi olarak seçilmesi, Halk Fırkası’nın Millî Mücadele ile bağını açıkça ortaya koyuyordu.

Bu bağ yalnızca sembolik de değildi.

Mustafa Kemal Paşa’nın Cumhurbaşkanı seçilmesinin ardından İsmet Paşa, Halk Fırkası Genel Başkan Vekilliğine getirildi. İsmet Paşa’nın Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti şubelerine gönderdiği genelgede, cemiyetin şube yönetimlerinin bundan sonra Halk Fırkası yönetim kurulları adı altında çalışmalarını sürdüreceği bildirildi.

Böylece Millî Mücadele boyunca Anadolu’nun her tarafına yayılmış olan Müdafaa-i Hukuk teşkilatı, doğrudan Halk Fırkası’nın örgütsel yapısına dönüştü.

Halk Fırkası, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nden güçlü bir teşkilat, Dokuz Umde’den bir program ve 9 Eylül’de kabul edilen nizamnamemden kurumsal bir yapı devralmıştı.

Partinin temel amacı da nizamnamesinin ilk maddesinde açıkça belirtiliyordu: Millî hâkimiyetin halk tarafından ve halk için kullanılmasına rehberlik etmek, Türkiye’yi çağdaş bir devlet seviyesine yükseltmek ve bütün güçlerin üzerinde hukukun üstünlüğünü hâkim kılmak.

Bu nedenle Cumhuriyet Halk Partisi’nin kuruluşunu sıradan bir parti kuruluşu olarak değerlendirmek tarihsel süreci eksik okumaktır.

Ortaya çıkan yapı, ülkeyi işgalden kurtaran Müdafaa-i Hukuk hareketinin siyasal hayata dönüşmüş biçimiydi. Kurtuluşçu olduğu kadar modernleştiriciydi. Önce ülkenin bağımsızlığını sağlamayı, ardından yeni bir devlet ve yeni bir toplum inşa etmeyi hedefliyordu.

Halk Fırkası adı 1924’te Cumhuriyet Halk Fırkası’na, 1935’te ise Cumhuriyet Halk Partisi’ne dönüştü. İsimler değişti; fakat kuruluş çizgisi değişmedi.

O çizginin başlangıcında Amasya’daki millî irade çağrısı, Sivas’taki birlik kararı, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin örgütlü gücü, Dokuz Umde’nin yeniden yapılanma programı ve 9 Eylül’ün bağımsızlık sembolü vardır.

Bu yüzden Cumhuriyet Halk Partisi’nin tarihi yalnızca bir siyasi partinin tarihi değildir.

O tarih, devletin etkisiz kaldığı bir dönemde milletin kendi kaderine el koymasının; yerel direnişleri millî bir teşkilatta birleştirmesinin; işgal altındaki bir ülkeden bağımsız, çağdaş ve hukuka dayanan bir devlet kurma iradesine ulaşmasının tarihidir.

Sivas Kongresi’nin Cumhuriyet Halk Partisi’nin ilk kongresi kabul edilmesi, İzmir’in kurtuluşunun birinci yıl dönümü olan 9 Eylül’ün kuruluş tarihi olarak seçilmesi ve Dokuz Umde’nin partinin ilk siyasal programına temel oluşturması, CHP’nin Millî Mücadele ile kurduğu tarihsel bağın açık göstergeleridir.

Cumhuriyet Halk Partisi, tarihsel kökleri itibarıyla bir salon toplantısında değil, Türk milletinin özgürlük ve bağımsızlık mücadelesi içinde doğmuştur. Sivas’ta örgütlenen millî irade, 9 Eylül’de siyasal bir kimliğe kavuşmuş; kurtuluşu gerçekleştiren hareket, Cumhuriyet’i kuran ve yeni devleti inşa eden partiye dönüşmüştür.

Cumhuriyet Halk Partisi, Türk milletini özgürlüğe ve bağımsızlığa taşımak için kurulmuştur…