1917 yılında I. Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru ABD Başkanı Wilson bir yapı kurulmasını istedi. Bu yapının beklenen amacı dünya barışını korumaktı. Bu özelliğe sahip dünyadaki ilk yapı olacaktı. Bu yapının ismi Milletler Cemiyeti (League of Nations) idi.

1919 yılında Versay Antlaşması’nın ilk bölümünün imzalanması ile birlikte Alman kuvvetleri barışı kabul ediyordu. Ve ardından Wilson’un istediği 1920 yılında gerçek oldu ve Milletler Cemiyeti kuruldu. Dünya değişiyordu.

Milletler Cemiyeti’nin kolektif güvenlik ve silahsızlanma yoluyla savaşların önlenmesi ve uluslararası anlaşmazlıkların müzakere ve tahkim yoluyla çözülmesi yer alıyordu. Diğer endişeleri arasında çalışma koşulları, yerli halkın adil muamelesi, insan ve uyuşturucu kaçakçılığı, silah ticareti, küresel sağlık, savaş esirleri ve Avrupa’daki azınlıkların korunması yer alıyordu.

Peki bu başlıklar altında dünyada başka değişen ne oldu?

Temelde sömürgecilik sistemi değişti ve manda sistemi geldi. Yakın coğrafyamızdan örnek verecek olursak; 1920 yılında Suriye, Milletler Cemiyeti altında Fransız mandası olarak verildi. Beş parça hâlinde olan Suriye, o gün de beş ayrı devlet olarak Fransız mandası oldu. Benzer bir dönüşüm Filistin ve Ürdün’de de yaşandı. 1917 yılında İngiltere’nin askerî kontrolü altına giren bu topraklar, Milletler Cemiyeti’nin kurulmasının ardından manda sistemi üzerinden uluslararası hukuk zeminine taşınarak İngiliz Mandası statüsüyle resmileştirildi.

Aslında mantık çok netti. Klasik sömürgecilik döneminde bir devlet, kontrol ettiği toprak üzerinde doğrudan egemenlik kuruyor; askerî, idari ve ekonomik mekanizmalar tek bir merkezden yönetiliyordu. Milletler Cemiyeti’nin kurulmasıyla birlikte ise bu açık sömürge modeli, uluslararası denetim ve meşruiyet iddiası taşıyan manda sistemine evrildi.

Bu arada küçük bir ekleme yapmak istiyorum. Milletler Cemiyeti içerisinde ABD bulunmuyordu. ABD Başkanı Woodrow Wilson, Milletler Cemiyeti’nin mimarı olarak Nobel Barış Ödülü almasına rağmen, gelişmelerin yaşandığı dönemde ABD bu yapının içerisinde yer almak istemedi.

Sömürge devlet sisteminden çıkılarak manda sistemine geçişi sağlayan bu yapı artık dünya üzerinden barışın temsilcisi pozisyonundaydı. Artık dünyada sömürgecilik yok, Milletler Cemiyeti kontrolü altında manda sistemi vardı.

Peki bu sistem Türkiye’yi o dönemde etkiledi mi?

Evet, Türkiye hiçbir zaman manda ülkesi olmadı. Ama Milletler Cemiyeti ile dünyada yaşanılan bu değişiklik olmasaydı, Türkiye içerisinde İngilizleri, Fransızları ya da İtalyanları düşünün. Türkiye’de yaşanılacak birçok savaşın aslında önüne geçilmiş oldu.

Peki ABD’nin içerisinde bulunmadığı bu yapı başarılı olabildi mi?

Kurulduğu dönemde bazı başarılı çalışmalar yapsa bile, 1930’larda etkisiz kalan Milletler Cemiyeti, 1940’lara doğru gelindiğinde II. Dünya Savaşı’nın çıkması ile yapı gerçekten başarılı oldu denilemiyor. Çünkü dünya istediği değişikliğe hâlâ hazır değildi.

II. Dünya Savaşı sırasında İngiltere Almanlara karşı çok zor bir dönem geçiriyordu. Churchill, İngiltere’nin kurtuluşunun ABD’nin savaşa girmesi olduğunu biliyordu. Almanlar artık İngiltere’nin içlerindeki şehirlere bile savaşı taşımaya başladığı zamanlarda savaşın seyrini değiştirecek bir karar çıktı ve ABD II. Dünya Savaşı’na dâhil oldu.

ABD’nin savaşa girmesiyle birlikte Sovyet Rusya ve ABD arasındaki müttefiklik güçlendi. 1853 yılında güneşin batmadığı ülke olan İngiltere, ABD’yi Japonya’nın dışa açılması için donanma göndermesi konusunda destekleyen ülke konumundayken, II. Dünya Savaşı’nda ABD’nin askerî gücüne desteğine ihtiyaç duyan konuma gelmişti. Yeni yüzyılın yeni kuralları işlemeye devam ediyordu. Yani artık ABD İngiltere’yi taşıyan devlet olmuştu.

1945 yılında Yalta Konferansı ile Sovyet Rusya’yı temsilen Stalin, ABD’yi temsilen Roosevelt ve İngiltere’yi temsilen Churchill dünyayı paylaşmıştı. Ve ilişkilerini geliştirmeye devam ediyorlardı. Evet, ABD ve Sovyetler Rusya o dönemde ilişkilerini geliştirmeye devam ediyordu.

Tabii ki savaş süresinde bazı antlaşmalar ve fikir birliktelikleri yaşandı. Takvimler 1941’i gösterdiğinde ABD savaşa girmemişti. Ancak Roosevelt ve Churchill’in yayımladığı Atlantik Bildirisi, Birleşmiş Milletler’in kurulması fikrinin tohumu oldu. ABD’nin savaşa girmesiyle birlikte 1 Ocak 1942’de 26 ülke Birleşmiş Milletler Bildirisi’ni imzaladı ve “United Nations” kavramı ilk kez resmî olarak kullanıldı.

1943’te Moskova Konferansı’nda savaş sonrası barış ve güvenliği korumak için mümkün olan en kısa zamanda uluslararası bir örgüt kurulması çağrısı yapıldı. Aralık 1943’teki Tahran Konferansı’nda Roosevelt, Churchill ve Stalin bu fikir üzerinde görüş alışverişinde bulundu.

1944 Dumbarton Oaks Konferansı’nda BM’nin ana planı hazırlandı ve ismi kesinleşti. Ancak Güvenlik Konseyi veto yetkisi tartışması çözülemedi. 1945 Şubat’ında Yalta Konferansı’nda Stalin, Roosevelt ve Churchill anlaşarak daimi üyelerin prosedürel olmayan tüm konularda veto hakkına sahip olmasını kabul etti. Bu, BM’nin beş daimi üyesini yarattı: ABD, Sovyetler Birliği, İngiltere, Fransa ve Çin. Ayrıca 25 Nisan 1945’te San Francisco’da bir kurucu konferans yapılmasına karar verildi.

II. Dünya Savaşı’nın bitmesiyle Almanlar yenilmiş, ABD–Rusya–İngiltere bloğu savaşı kazanmıştı. Artık yeni bir düzen kurulmalıydı. San Francisco Konferansı’nda 50 ülke – aralarında Türkiye de vardı – iki ay boyunca BM Şartı’nı tartıştı ve 26 Haziran 1945’te imzaladı. Onay sürecinin ardından 24 Ekim 1945’te BM resmen kuruldu.

1945’te atılan bu imzalar ile dünya, o dönemin şartlarına göre yeniden dizayn ediliyordu. Peki ama bu dizayn ne kadar süre ihtiyaçları karşılayabilecek ve ne kadar süre ayakta kalabilecekti?

Takvimler 1970’e yaklaşırken Tayvan krizi ile Çin Halk Cumhuriyeti ve Çin Cumhuriyeti arasında dünyadaki kabul savaşı devam ediyordu. 1970 yılında ABD’nin desteği ile BM Güvenlik Konseyi daimi üyeliğine Çin Halk Cumhuriyeti kabul edilerek dengeler yeniden değişti.

Daha açık söylemek gerekirse ABD, Çin’in önünü açarak bugünkü üretim merkezi olan Çin olması için desteklemeye başladı. Yom Kippur Savaşı ile petrol krizi yaşayan dünya, üretim merkezlerini Çin’e kaydırmaya başladı.

BM Güvenlik Konseyi’nde dengeler nasıl değişti dersek, aslında ABD 2–2 bir denge politikası oluşturdu diyebiliriz. Çünkü Fransa zaman zaman anlaşmazlıklar yaşasa da her dönemde İngiltere’nin arkasından destekçisi olmuştur. 1982 Falkland Adaları meselesinde Fransa’nın İngiltere’ye verdiği destek açıkça bilinmektedir. Rusya ve Çin ise uzun yıllardır birbirlerine olan desteklerini gizlemiyorlar.

Soğuk Savaş bittikten sonra Çinli iş adamları desteklenerek, en uzak ya da en küçük tarihinde sömürge devleti olarak bilinen Afrika devletlerinde bile Çinli iş adamlarını gördüğümüz bir Çin ortaya çıktı. Aslında burada uzun yıllardır sorulan bir sorunun da cevabını bulmuş oluyoruz: Çinli iş adamları Afrika’nın küçük devletlerinde bile neden var?

İngilizler ve Fransızlar, sömürge devleti olarak girdikleri devletlerin sadece yönetiminde söz sahibi olmuyorlardı. Aynı zamanda ticareti de götürerek, ülkede kontrolden çıkma süreci yaşansa bile ticareti ellerinde tutarak kontrolü hiçbir zaman tamamen kaybetmiyorlardı. Rusya bir devlete silah ve asker gönderebiliyor ama ticareti götüremediği için bir süre sonra çıkmak zorunda kalıyordu. Çin ise ucuz iş gücü ve ABD’nin desteği ile son 35 yılda eski İngiliz ve Fransız sömürgelerinde varlık göstererek onların yönetim gücünü kırmayı başardı.

1982 yılına gelindiğinde Kanada yeni bir anayasa düzenine geçti. Bu düzende Kanada’nın anayasası üzerinde yapacağı değişiklikler için Birleşik Krallık’ın onayını alma zorunluluğu kaldırıldı. Ne kadar ilginç bir zamanlama. Kanada valisi olarak hâlâ Birleşik Krallık Kralı tarafından atanan vali görev yapmaktadır.

Aynı yıl Falkland Adaları Krizi yaşandı. Arjantin’in Güney Atlas Okyanusu’ndaki adayı işgal etmesiyle İngiltere ve Arjantin arasında savaş çıktı. İngiltere, kendi topraklarından uzakta bulunan bu adayı korumak için donanmasını gönderdi. Bu kriz sırasında birçok Avrupa devleti ve ABD çekimser kaldı. Fransa ise İngiltere’yi destekledi. Amerika, bu süreçte Falkland meselesi karşılığında Kanada’yı İngiltere’nin kopardı.

1990 yılına gelindiğinde Helsinki’de dünya için çok kritik bir zirve yapıldı. Katılımcılar George H. W. Bush ve Mihail Gorbaçov’du. Toplantının tam içeriği hâlâ net bilinmiyor. Ancak burada 1945’te alınan kararların uygulanmaya devam edilmesi konusunda mutabakata varıldığı bugün çok net şekilde görülüyor.

2017 yılında Avrupa merkezli bir para sistemi dünyada zirve yaptı. Bu sistemin adı SWIFT’tir. Hatırlarsanız Türkiye’de IBAN sistemine geçiş 2017 yılının başında tamamlanmıştı. SWIFT sistemine tam entegrasyon ile birlikte birçok para birimi dolar karşısında ciddi şekilde etkilendi. 2017 ve 2018 yıllarında dolar, Türk lirası karşısında neredeyse iki kat değer kazandı. O dönemde Türkiye’de Rahip Brunson krizi yaşanıyordu. Herkes Rahip Brunson krizi nedeniyle doların Türk lirası karşısında değer kazandığını konuşuyordu; oysa esas mesele bir kur krizi değil, sistemin değişmesiydi.

Takvimlerimiz 16 Temmuz 2018’i gösterdiğinde yine Helsinki’de bir zirve vardı. Ve yine iki kişi arasında gerçekleşen çok özel bir zirveydi. Bu zirve, bu kez Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Donald Trump ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin arasında yapıldı.

Bu zirvede artık 1945 sonrası alınan kararların değişmesi gerektiği sonucuna varıldığını rahatlıkla söyleyebilirim. Çünkü bu görüşme, sıradan bir diplomatik temas değil; II. Dünya Savaşı sonrasında kurulan küresel düzenin fiilen sorgulandığı ikinci andı. Dünya değişiyordu ve artık yeni bir dünya düzeninin kurulduğu açıkça görülüyordu.

Peki bu tarihten sonra dünyada neler yaşadık?

Rusya–Ukrayna Savaşı çıktı. Bana göre bu savaş, bir sürpriz değil; yeni dünya düzeninin ilk somut paylaşım alanlarından biriydi. Bu yeni düzende Ukrayna, Rusya’ya verildi. Çünkü bu savaş, Rusya’yı durdurmak için değil; Rusya’yı belirli sınırlar içinde yeniden konumlandırmak için yönetildi.

Peki hemen ardından ne oldu?

Amerika Birleşik Devletleri, Venezuela’daki yönetimi tanımadığını açıkladı ve Maduro’ya yönelik açık bir operasyon süreci başlattı. Tarihin bize defalarca gösterdiği gibi, bu tür hamleler tesadüf değildir. Burada görülen tablo nettir: Venezuela, yeni dünya düzeninde ABD’ye verildi ve bu durum uluslararası sistem tarafından fiilen kabullenildi.

Peki başka hangi gelişmeler yaşandı?

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında bir pakt kurulacağına dair haberler dolaşmaya başladı. Hatta Türkiye’nin bu pakta katılmak istediği açıkça konuşuldu. Bu hamle, ABD’ye karşı bir duruş muydu, yoksa İran’ı kuşatmaya yönelik daha geniş bir planın parçası mıydı? Bana göre cevap nettir. Yeni dünya düzeninde İran da ABD’ye bırakıldı ve ABD, ilerleyen dönemde İran’a yönelik bir operasyon için zeminini çoktan hazırlamış durumda.

Bu tabloya Çin’i eklemeden resmi tamamlamak mümkün mü?

Yıllardır Tayvan meselesiyle yakından ilgilenen Çin, bu küresel paylaşım sürecinde yarın Tayvan’ı alsa, bu gerçekten şaşırtıcı bir gelişme olur mu? Bana göre hayır. Çünkü yeni dünya düzeni, büyük aktörlerin kendi etki alanlarını açık ve net biçimde belirlediği bir döneme girmiştir.

Son dönemde Trump’ın Kanada konusundaki ısrarı da yabancı basında geniş yer buluyor. Ancak burada asıl hedefin Kanada’dan çok İngiltere olduğu açıktır. Çünkü 1982 yılında yapılan anayasal düzenleme ile Kanada’daki devlet başkanlığı sistemi fiilen İngiltere’nin kontrolünde kalmıştır. Trump, bu noktada çok açık bir mesaj vermektedir: “Bu zamana kadar devlet başkanlığını İngiltere yaptı, bundan sonra ise ben yapayım.” Bu, sembolik gibi görünen ama son derece stratejik bir taleptir.

27 Ocak 2026 tarihinde ise çağın anlaşması olarak nitelendirilen çok önemli bir adım atıldı. Hindistan ile Avrupa Birliği arasında kapsamlı bir serbest ticaret anlaşması imzalandı. Uzun yıllar ucuz iş gücü olarak görülen Hindistan, bu anlaşmayla birlikte AB ile ticari ilişkilerini bambaşka bir seviyeye taşıdı. Avrupa basınında “Avrupa Hintli göçmenlerle dolacak” şeklinde haberler yapılsa da, bu gelişmenin asıl anlamı çok daha derindedir. Bu anlaşma, Çin ile AB arasındaki gerilimleri dengeleyecek ve büyüyen dev Çin’i, AB açısından vazgeçilmez tek pazar olmaktan çıkaracaktır. Hindistan, bu yeni dengede kilit bir rol üstlenmektedir.

Ancak 22 Ocak 2026 tarihinde atılan imzalar, tüm bu gelişmelerin de ötesindedir. Barış Kurulu (Board of Peace) resmen kuruldu. Bu, dünyanın son yıllarda gördüğü en kritik kurumsal dönüşümlerden biridir. Çünkü bu kurulda veto yetkisine sahip tek bir kişi vardır: Amerika Birleşik Devletleri Başkanı. Bugün bu yetki Donald Trump’ın elindedir. Barış Kurulu, Gazze konusunda bir barış gücü oluşturarak Gazze’nin yönetiminde söz sahibi hâline gelmiştir. Peki dünya genelinde barışı teşvik etmek iddiasıyla kurulan bu yapı, yarın Venezuela’ya da bir barış gücü gönderirse bu gerçekten şaşırtıcı olur mu?

Tarihe baktığımızda tablo daha da netleşir. Zamanında ABD’nin istediği şekilde Milletler Cemiyeti kuruldu. Ardından 1945 antlaşmaları ve 1947 uygulamaları geldi ve Birleşmiş Milletler ortaya çıktı. Beş veto hakkına sahip Güvenlik Konseyi ile dünya düzeni uzun yıllar bu yapı üzerinden yönetildi. Ve 16 Temmuz 2018’deki Helsinki Zirvesi’nde Trump, bu eski düzeni fiilen kapatarak yeni dünya düzeninin kapısını araladı.

Trump’ın ABD’yi onlarca uluslararası kuruluştan çektiğini de düşündüğümüzde, Birleşmiş Milletler’in de zamanla devre dışı bırakılacağını öngörmek zor değildir. Çünkü her yeni düzen, eski kurumları yıkarak değil; onları işlevsiz bırakarak kurulur. Barış Kurulu, ABD Başkanı’nın tek veto yetkisine sahip olduğu yeni küresel düzenin kurumsal karşılığı hâline gelmektedir.

Trump’ın AB,İngiltere, Rusya, Hindistan, Japonya ve Çin temelli yeni dünya düzenini kurduğu artık çok nettir. Tıpkı Monroe Doktrini’nde olduğu gibi, ABD başkanları bugün de oyunu kuran aktörler hâline geliyor.

Avrupa’da 30 Yıl Savaşları, Vestfalya Antlaşması’na giden süreçte nasıl eski düzeni fiilen bitirdiyse; bugün yaşanan küresel çatışmalar da benzer biçimde, adı konmamış ama etkileri derin bir sistem savaşına işaret etmektedir. Bu nedenle bugün yaşananlar, klasik cephe savaşlarından farklı olarak, kurumlar, vekâlet alanları ve ekonomik mekanizmalar üzerinden yürüyen fiili bir Üçüncü Dünya Savaşı niteliği taşımaktadır.

Dünya değişiyor…