Basra Körfezi’nde küçük, kayalık ve ilk bakışta oldukça sıradan görünen bir ada… İran kıyılarının yaklaşık 50 kilometre açığında bulunan Hark Adası bugün ABD–İsrail ile İran arasında gelişen sıcak savaşın en çok konuşulan noktalarından biri. Ulusal ve uluslararası basında adanın adı sık sık geçiyor. Çünkü bazen bir coğrafya parçası büyüklüğüyle değil, üzerinden geçen ticaret yolları ve taşıdığı enerji ile tarihin merkezine yerleşir. Hark Adası tam olarak böyle bir yer.

Bugün yaklaşık 210 kilometrekarelik yüzölçümüne sahip olan ve nüfusu 7 bin civarında olan ada, İran’ın en önemli petrol ihracat merkezlerinden biridir. Ancak Hark’ın stratejik değeri petrol çağında başlamadı. Bu ada yüzyıllardır ticaretin, deniz gücünün ve büyük devletlerin rekabetinin kesiştiği bir noktadır.

Adanın erken dönem tarihine baktığımızda farklı medeniyetlerin izleriyle karşılaşırız. Arkeolojik bulgular, burada Palmira kültüründen etkilenmiş mezar yapılarının bulunduğunu gösterir. Bir dönem Hristiyan toplulukların yaşadığı ve Basra Körfezi’ndeki en büyük kilise komplekslerinden birine ev sahipliği yaptığı da bilinmektedir. ÇOK ESKİ YAHUDİ YERLEŞİMİNİ GÖSTEREN YAHUDİ MEZARLARI BULUNMAKTADIR. Bu durum adanın, eski ticaret yolları üzerinde yer aldığını gösteren önemli ipuçlarından biridir.

Ancak Hark Adası’nın küresel ticaret ağlarının dikkatini çekmesi daha çok Avrupalıların bölgeye gelişiyle oldu. Basra Körfezi’nin incileri yüzyıllar boyunca Avrupa pazarlarında büyük değer görüyordu. Bu nedenle bölgedeki birçok ada gibi Hark da ticaret ağlarının radarına girdi.

17.yüzyılın ortalarında Basra Körfezi’ne gelen Hollanda Doğu Hindistan Şirketi, Hark Adası’nın kaderini değiştiren ilk Avrupalı aktörlerden biri oldu. 1645 yılında adaya gelen Hollandalılar kısa süre içinde burada Mosselsteyn Kalesi adı verilen bir üs kurdular. Amaç açıktı: Basra Körfezi ticaretini kontrol eden bir merkez oluşturmak.

Hollandalılar adada yalnızca askeri bir varlık kurmadılar. İnci ticaretini organize ettiler, bölgedeki ticari faaliyetleri yönlendirdiler ve zaman zaman kıyı Araplarıyla çatışmalara girdiler. Basra Körfezi’nin ticaret dengelerinde küçük gibi görünen bir ada kısa sürede önemli bir ekonomik merkez haline gelmişti.

Ancak Basra Körfezi’nin tarihini bilenler iyi bilir; burada hiçbir güç uzun süre tek başına hâkimiyet kuramaz. 1765 yılında Mir Muhanna adlı Arap liderin saldırısı Hollandalıların kurduğu düzeni sona erdirdi. Mosselsteyn Kalesi ele geçirildi ve adadaki Hollanda dönemi kapandı.

Tam da bu dönemde Avrupa’nın başka bir gücü Basra Körfezi’ne farklı bir gözle bakıyordu: Fransa.

Napolyon Bonapart’ın Mısır seferi çoğu zaman yalnızca Osmanlı’ya karşı yürütülen bir askeri operasyon olarak anlatılır. Oysa Napolyon’un hedefi çok daha genişti. Mısır onun için yalnızca bir başlangıç noktasıydı. Asıl strateji Kızıldeniz’den Basra Körfezi’ne uzanan ticaret hattına hakim olmaktı. Böylece İngiltere’nin Hindistan ile olan ticaret damarını kesmek mümkün olacaktı.

Hark Adası da bu geniş stratejik haritanın küçük ama önemli noktalarından biri olarak görülüyordu. Bu nedenle Fransızlar bölgede ticari ve sivil faaliyetler yürütmeye başladı. Ancak bu varlık uzun sürmedi. Fransızların adadaki varlığı 1807 yılına kadar devam etti ve ardından bölgedeki girişimler sona erdi.

Napolyon’un Mısır ve Suriye seferleri sürerken Avrupa’da başka bir hareketlilik vardı. Denizlerde savaş vardı, ticaret risk altındaydı ve riskin olduğu yerde her zaman kazanan bir sektör ortaya çıkar: sigorta.

Londra’daki bir kahvehanede doğan Lloyd’s, tam da bu dönemde büyüyen bir yapıydı. Gemiler savaşın ortasında sefer yapıyor, ticaret devam ediyor ve her yolculuk ciddi bir risk taşıyordu. Napolyon savaşları sırasında bu riskler büyüdükçe deniz sigortası piyasası da büyüdü.

Lloyd’s yalnızca sigorta yapan bir kurum değildi. Aynı zamanda dünya deniz ticaretinin istihbarat merkezlerinden biri haline gelmişti. Hangi gemi nereden kalktı, hangi rota güvenli, korsanlar nerede faaliyet gösteriyor… Londra’daki bu bilgi ağı İngiliz ticaret sisteminin görünmeyen damarlarından biriydi. Küresel sigorta dünyasında Rothschild ailesi de sıkça anılan büyük finans ailelerinden biridir. Ailenin ilerleyen yıllarda merkezlerini Hong Kong’a taşıdığı bilinmektedir.

Bu yüzden Napolyon’un İngiliz ticaret yollarını hedef aldığı bir dönemde bile Londra’daki bu finansal yapı büyümeye devam etti. Savaşın yarattığı risk, İngiliz deniz ticaretinin arkasındaki finansal sistemi daha da güçlendirdi.

İngilizlerin Basra Körfezi’ne olan ilgisini anlamak için bu tabloyu görmek gerekir.

19.yüzyıla gelindiğinde İngiltere dünyanın en büyük deniz gücüydü. Hindistan yolu, Basra Körfezi ticareti ve Asya hatları Londra’nın küresel stratejisinin merkezindeydi. Hark Adası da bu stratejik haritanın küçük ama kritik noktalarından biri haline geldi.

İngilizler 1837 ve 1856 yıllarında adayı işgal etti. Özellikle 1853 yılı, İngiliz deniz ticaretinin ve küresel deniz hakimiyetinin zirve dönemlerinden biriydi. O yıllarda dünya deniz ticaret yollarının büyük kısmı İngiliz donanmasının kontrolündeydi. Basra Körfezi de bu ağın önemli halkalarından biriydi.

20.yüzyıla gelindiğinde ise dünya başka bir döneme girmişti. Artık ticaret yolları kadar enerji yolları da önem kazanmıştı. Hark Adası bu yeni dönemde İran’ın en önemli petrol ihracat merkezlerinden biri haline geldi.

1950’li yıllarda adaya döşenen boru hatlarıyla İran petrolü buradan dünya piyasalarına taşınmaya başladı. Kısa süre içinde adadaki terminal günde yaklaşık 3 milyon varil ihracat kapasitesine ulaştı. Bu kapasite, Suudi Arabistan’daki Ra’s Tanura’dan sonra bölgenin en büyük petrol terminallerinden biri anlamına geliyordu.

Bu nedenle Hark Adası yalnızca bir ada değildi. İran’ın ekonomik gücünün ve enerji ihracatının en kritik kapılarından biri haline gelmişti. Ve bu kapının en büyük alıcısı artık Çin idi.

1969 yılında ABD Başkanı Richard Nixon Amerikan dış politikasını yeniden tanımlayan bir strateji açıkladı. Vietnam savaşının yarattığı maliyetlerden sonra ABD artık doğrudan kara savaşlarına girmek istemiyordu. Bunun yerine bölgesel müttefiklerin güçlendirilmesi planlandı.

Basra Körfezi’nde bu politikanın adı “İkiz Sütunlar” oldu: İran ve Suudi Arabistan.

Şah yönetimindeki İran’a büyük miktarda silah verildi ve ülke bölgenin güvenlik sağlayıcısı haline getirildi. Bu strateji içinde Hark Adası’nın güvenliği kritik bir yer tutuyordu. Çünkü İran’ın petrol gelirleri, bu bölgesel güç rolünün finansmanını sağlıyordu.

Nixon’un tarih sahnesindeki bir başka özelliği ise çoğu zaman gözden kaçar. ABD başkanları arasında Çin’i ziyaret eden ilk isim Nixon’dır. 1972’de gerçekleşen bu ziyaret yalnızca diplomatik bir gezi değil, Soğuk Savaş dengelerini değiştiren büyük bir jeopolitik hamleydi.

Bugüne döndüğümüzde ise Basra Körfezi yeniden dünyanın en hassas jeopolitik noktalarından biri haline gelmiş durumda. ABD–İsrail ve İran arasında yaşanan gerilimde Hark Adası’nın adı yeniden gündemde.

Enerji cephesinde ise çok dikkat çekici bir gelişme yaşandı. İran savaşın ilk aşamalarında Katar’daki enerji altyapısını hedef aldı ve vurdu. Avrupa’nın Rus gazından uzaklaşarak yöneldiği Katar LNG’si böylece yeni bir riskle karşı karşıya kaldı.

Enerji piyasalarında boşluk uzun süre kalmaz.

Katar hattının zayıflamasıyla birlikte ortaya çıkan yeni ticaret alanında ABD enerji şirketlerinin devreye girmesi pek de şaşırtıcı bir ihtimal olarak görülmüyor. Küresel enerji piyasalarının işleyişini bilenler için bu tablo aslında oldukça tanıdık.

Zaten Washington’un İran’a yönelik saldırı sürecinden hemen önce Venezuela üzerinde yürüttüğü operasyonlar, dünyanın en büyük petrol rezervlerine sahip ülkelerinden birini enerji denkleminde yeniden kontrol altına almıştı. Böyle bir kaynağın denkleme dahil edilmesiyle birlikte petrol arzının önemli bir kısmının kontrol altında tutulduğu bir tablo ortaya çıktı. Bu tabloya bakınca, enerji krizlerinin bazı aktörler için aynı zamanda büyük bir ekonomik fırsat anlamına geldiğini görmek zor değil.

Bu sırada uluslararası gündemde dikkat çeken başka bir sessizlik daha vardı. Rusya–Ukrayna savaşı eskisi kadar konuşulmuyor.

Bunun nedeni yalnızca yeni krizlerin ortaya çıkması değil. Rusya’nın Ukrayna savaşında kullandığı insansız hava araçlarının önemli bir kısmı İran’dan geliyordu. Şimdi ise İran kendi savaşının içinde.

Başka bir ifadeyle Washington’un İran üzerindeki baskısı yalnızca Orta Doğu’daki denklemi değil, dolaylı biçimde Rusya–Ukrayna savaşının dengesini de etkileyen bir sonuç ortaya çıkardı.

Tam bu noktada dikkat çekici başka bir gelişme daha var.

Uluslararası basına yansıyan bilgilere göre ABD Başkanı Donald Trump’ın 29 Mart – 2 Nisan tarihleri arasında Çin’e bir ziyaret planı bulunuyor.

Bu ziyaret sıradan bir diplomatik program olarak okunabilir mi?

Tarih biraz dikkatli okunduğunda başka bir ihtimali de düşündürüyor.

Çünkü Çin’i ziyaret eden ilk ABD Başkanı Richard Nixon’dı. Ve o ziyaret yalnızca diplomatik bir temas değil, yeni bir küresel stratejinin başlangıcı olmuştu.

Bugün Trump’ın Çin ziyareti konuşulurken akla şu soru geliyor:

Acaba Washington yeni bir stratejik çerçeve mi kuruyor?

Başka bir ifadeyle, Nixon’un doktrini nasıl Soğuk Savaş’ın dengelerini değiştirdiyse, Trump da kendi jeopolitik yaklaşımını şekillendiren bir “Trump Doktrini” oluşturmak istiyor olabilir mi?

Hark Adası’nın hikâyesi ise tam da bu yüzden önemlidir.

Çünkü bazen dünyanın gidişatını anlamak için başkentlere değil, haritanın üzerinde küçük görünen ama ticaret yollarının tam ortasında duran yerlere bakmak gerekir.

Basra Körfezi’nde küçük bir ada…

Ama üzerinde inci ticaretinin, Napolyon’un hayallerinin, Londra sigorta piyasalarının, İngiliz donanmasının, petrol tankerlerinin ve bugün konuşulan yeni doktrin ihtimallerinin izleri var.

Belki de bu yüzden Hark Adası yalnızca İran’ın bir petrol terminali değildir.

Bazen bir ada, bize tarihin nasıl çalıştığını anlatan küçük ama çok öğretici bir harita olabilir…