Dünya siyaseti bazen sessiz ilerler, bazen de bazı liderlerin attığı sert adımlar tarihin yönünü değiştirir. Bugün içinde bulunduğumuz uluslararası atmosfer de tam olarak böyle bir dönemden geçiyor. Küresel dengeler yeniden kuruluyor, güç merkezleri yeniden konumlanıyor. Bu tabloda iki isim özellikle dikkat çekiyor: Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu.
Bu iki liderin siyasi yolculuğuna yalnızca diplomasi üzerinden bakmak eksik kalır. Çünkü her ikisinin de iktidar yılları, yoğun askeri operasyonların ve sert güvenlik politikalarının damga vurduğu bir döneme denk geliyor.
Trump’ın Askerî Dosyası
Donald Trump’ın ilk başkanlık dönemi (2017-2021), ABD’nin terörle mücadele doktrininde belirgin bir sertleşmenin yaşandığı yıllar oldu. Washington sahadaki kara varlığını kısmen azaltırken, insansız hava araçları ve yüksek hassasiyetli hava operasyonları üzerinden yürüyen yeni bir askeri strateji geliştirdi.
Trump’ın başkan olarak onay verdiği ilk operasyon Yemen’de gerçekleşti. 2017 yılının Ocak ayında Yemen’in el-Ghayil köyüne düzenlenen baskın ve eş zamanlı İHA saldırısı, aslında yeni dönemin askeri yaklaşımının ilk işaretiydi.
Aynı yılın Nisan ayında ise gözler Suriye’ye çevrildi. Şayrat Hava Üssü’ne yaklaşık 59 Tomahawk seyir füzesi fırlatıldı. Bu, Trump yönetiminin Suriye rejimine yönelik ilk doğrudan askeri müdahalesiydi.
2017 yılı boyunca Yemen ve Somali’deki İHA operasyonları ciddi şekilde arttı. Washington bu bölgeleri “aktif çatışma sahası” ilan ederek saldırı prosedürlerini kolaylaştırdı. Afganistan’daki hava harekâtı da aynı yıl içinde son yılların en yüksek seviyesine ulaştı.
2018’de Suriye bir kez daha hedefteydi. Duma’daki kimyasal saldırı iddialarının ardından ABD, Birleşik Krallık ve Fransa ile birlikte düzenlenen harekâtta 100’den fazla seyir füzesi kullanıldı.
Trump döneminin en kritik askeri hamlelerinden biri ise 2020 yılının Ocak ayında gerçekleşti. İran Devrim Muhafızları Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’nin Bağdat Havalimanı’nda düzenlenen bir İHA saldırısıyla öldürülmesi, yalnızca bir operasyon değil, bölgesel dengeleri sarsan stratejik bir eşikti.
Trump’ın ikinci başkanlık döneminde ise operasyonların coğrafyası daha da genişledi.
2025’te Somali’de IŞİD hedeflerine yönelik saldırılarla başlayan süreç, Yemen’de Husilere karşı yürütülen geniş çaplı hava harekâtı ile devam etti. Aynı yılın Haziran ayında gerçekleştirilen “Gece Yarısı Çekici Operasyonu”nda İran’ın Fordo, Natanz ve İsfahan’daki nükleer tesisleri hedef alındı. B-2 hayalet bombardıman uçaklarının kullandığı bunker-buster bombaları Washington’un askeri gücünün en sert yüzünü ortaya koyuyordu.
2026’ya gelindiğinde ABD güçleri bu kez Venezuela’da büyük çaplı operasyonlar düzenledi ve ülkenin lideri Nicolás Maduro yakalanarak ABD’ye götürüldü. Aynı yılın Şubat ayında ise ABD ve İsrail birlikte İran’ın askeri altyapısını hedef alan kapsamlı bir saldırı başlattı.
Kısacası Trump’ın başkanlık yılları diplomasi kadar — hatta çoğu zaman ondan daha fazla — askeri güç üzerinden şekillenen bir dönem olarak tarihe geçti ve geçmeye devam edecek gibi duruyor.
Netanyahu’nun Güvenlik Siyaseti
Benzer bir tabloyu İsrail siyasetinde de görmek mümkün.
Benjamin Netanyahu’nun uzun başbakanlık kariyeri boyunca güvenlik politikaları ve askeri operasyonlar hep merkezde yer aldı.
2014 yılında gerçekleştirilen Koruyucu Hat Operasyonu, Gazze’de Hamas’a karşı düzenlenen en geniş çaplı askeri harekâtlardan biri oldu. 50 gün süren operasyon, Gazze’de ağır bir yıkım bıraktı.
2018’de Lübnan sınırında başlatılan Kuzey Kalkanı Operasyonu ise Hizbullah tarafından kazıldığı tespit edilen tünelleri hedef aldı.
Ancak Netanyahu döneminin asıl kırılma noktası 7 Ekim 2023 saldırılarıyla başladı. Bu saldırıların ardından İsrail Gazze Şeridi’nde hava, kara ve denizden geniş çaplı bir savaş başlattı. Savaş aylar boyunca sürdü ve 2025 başındaki ateşkese kadar bölgeyi derinden sarstı.
Ateşkesin hemen ardından Batı Şeria’da başlatılan Demir Duvar Operasyonu ile İsrail ordusu Cenin, Tulkarem ve Tubas bölgelerinde geniş kapsamlı güvenlik operasyonları yürüttü.
2025 yılında Netanyahu’nun yıllardır savunduğu bir strateji de hayata geçti. Yükselen Aslan Operasyonu kapsamında İsrail, 13 Haziran 2025 sabahının erken saatlerinde İran’a yönelik geniş çaplı ve eş zamanlı saldırılar gerçekleştirdi. Farklı şehirlerde, nokta hedeflere yönelik olarak planlanan bu operasyonlarda İran Genelkurmay Başkanı Muhammad Bagheri, Devrim Muhafızları Komutanı Hossein Salami, General Gholam Ali Rashid ve Tuğgeneral Amir Ali Hajizadeh gibi üst düzey askeri isimlerin yanı sıra nükleer alanda çalışan eski İran Atom Enerjisi Başkanı Fereydoon Abbasi ile Islamic Azad University Rektörü Mohammad Mehdi Tehranchi dahil olmak üzere altı nükleer bilim insanı hayatını kaybetti. Saldırıların aynı anda farklı şehirlerde gerçekleştirilmesi ve hem askeri komuta kademesini hem de nükleer programla bağlantılı isimleri hedef alması, operasyonun yalnızca askeri değil aynı zamanda stratejik ve psikolojik bir mesaj taşıdığını gösteriyordu.
2026’da Gazze’de gerçekleştirilen Cesur Yürek Operasyonu ise 7 Ekim saldırılarında öldürülen bir polisin naaşını kurtarmak amacıyla gerçekleştirildi.
Ve 28 Şubat 2026’da ABD ile birlikte İran’a yönelik kapsamlı bir ortak saldırı başlatıldı. Bu operasyon, Washington ile Tel Aviv arasındaki askeri stratejik ortaklığın en güçlü örneklerinden biri olarak kayda geçti ve bu operasyon hala devam etmektedir.
Tarihin Aynasında Bir Lider: Davut
Buraya kadar tabloyu ortaya koyduk. Şimdi asıl meseleye gelelim.
Tarih bazen bugünü anlamak için ilginç anahtarlar verir. Bunlardan biri de Eski Ahit’te anlatılan Davut hikâyesidir.
Davut genç bir çobanken Filistli dev savaşçı Golyat’ı öldürerek İsrail halkının gözünde büyük bir kahramana dönüşür. Bu olay onu yalnızca bir savaşçı değil, aynı zamanda bir lider figürüne dönüştürür (1. Samuel 17).
Ancak Davut’un hikâyesi sadece kahramanlıklardan ibaret değildir.
En çarpıcı olaylardan biri Hititli Uriya’nın ölümüyle ilgilidir. Kral Davut, Uriya’nın eşi Bat-Şeva ile ilişki yaşadıktan sonra durumu gizlemek için Uriya’yı savaşın en ön saflarına gönderir. Komutanı Yoav’a yazdığı mektupta açık bir emir vardır: Uriya en şiddetli çatışmanın olduğu yere yerleştirilecek ve geri çekilen birliklerin arasında yalnız bırakılacaktır. Plan işler ve Uriya ölür (2. Samuel 11).
Bu olaydan sonra Peygamber Natan Davut’u sert şekilde uyarır. Davut büyük bir pişmanlık yaşar ve Tanrı’ya yakarır. Mezmurlar’da geçen şu ifade o iç hesaplaşmanın güçlü bir örneğidir:
“Beni kan dökme suçundan kurtar ey Tanrı…” (Mezmurlar 51:14)
Fakat Davut’un hayatındaki en önemli dönüm noktalarından biri başka bir yerde ortaya çıkar.
Davut Tanrı adına büyük bir tapınak yapmak ister. Ancak kendisine şu cevap verilir:
“Sen çok kan döktün, büyük savaşlar yaptın. Bu yüzden benim adıma bir tapınak kurmayacaksın.” (1. Tarihler 22:7-8)
Aynı mesaj daha sonra İsrail’in ileri gelenlerine yapılan bir konuşmada tekrar edilir:
“Sen savaşçısın ve çok kan döktün; bu yüzden benim adıma bir tapınak kurmayacaksın.” (1. Tarihler 28:3)
Ve ardından şu ifade gelir:
“Bir oğlun olacak. O barış adamı olacak… adı Süleyman olacak.” (1. Tarihler 22:9-10)
Yeni Dünya Düzeninin Davutları
Şimdi tabloya yeniden bakalım.
Trump’ın yıllar boyunca yürüttüğü askeri operasyonlara…
Netanyahu’nun neredeyse kesintisiz güvenlik savaşlarına…
Ortaya çıkan lider profili oldukça tanıdık geliyor.
Tarihte bunun bir karşılığı var: Davut tipi lider.
Savaşın içinden çıkan, mücadeleyle yükselen, düzeni sert güçle kuran lider tipi.
Ama kutsal metinlerde anlatılan hikâyenin devamı da vardır.
Davut düzen kurar.
Ama tapınağı yapan Davut değildir.
Tapınağı yapan Süleyman’dır.
Benim okuduğum tarih şunu söylüyor:
Bugün dünya siyasetinde Davut karakterleri sahnede.
Trump da Netanyahu da kendi dönemlerinin savaşçı liderleri olarak tarihe geçecek gibi görünüyor.
Ama yeni kurulacak düzenin gerçek barış mimarı kim olacak?
İşte yeni dünya düzeninin asıl sorusu belki de tam olarak budur.
Çünkü tarih bize şunu öğretir:
Savaş düzen kurar. Ama barışı kuranlar her zaman başka isimler olur. Davut’un varisi kim olacak?