Bugünün İran’ına bakarken yapılan en yaygın hata, kronolojiyi tersinden okumaktır. Sokaktaki protestoları merkeze alıp, onları ortaya çıkaran uzun tarihsel zinciri ihmal etmek. Oysa İran’da hiçbir şey bir gecede başlamaz; hele ki bir rejim değişikliği asla yalnızca sokakta olmaz. Bunun yolu da kaçınılmaz olarak 1979’a değil, çok daha öncesine uzanır.
İran’da 1979’da yaşanan şey, çoğu anlatıda “halk ayaklanması” olarak sunulur. Oysa tarih, özellikle Ortadoğu tarihi, bu kadar sade anlatıları sevmez. İran Devrimi, bir gecede patlayan bir öfkenin değil; on yıllara yayılan bir mühendisliğin, sabırla örülmüş bir kırılma planının sonucudur. Ve bu planın merkezinde yalnızca Humeyni ya da Şah yoktur. Washington, Paris, Londra ve Bonn bu hikâyenin sessiz ama belirleyici karakterleridir.
Modern İran’da devlet fikrinin nasıl şekillendiğini anlamak için 20. yüzyılın başına dönmek gerekir. Kaçar Hanedanlığı’nın son dönemlerinde ülke, İngiliz ve Rus nüfuz bölgelerine ayrılmış; merkezî otorite taşraya söz geçiremez hâle gelmişti. İşte bu ortamda sahneye çıkan Rıza Han, yalnızca bir asker değil; devlet kurucu bir figürdü.
1925’te tahta çıkan Rıza Şah Pehlevi, İran’ı kabilelerden devlete, gelenekten kuruma taşımayı hedefledi. Demiryolları, merkez bankası, laik eğitim sistemi, modern hukuk… İran kısa sürede Batılı bir devlet formuna yaklaştırıldı. Ancak bu modernleşme toplumla müzakere edilerek değil, toplumun üzerinden geçilerek yapıldı. Şii ulemanın dışlanması, dini yapıların bastırılması ve ordunun siyasal gücünün artması, ileride patlayacak büyük kırılmanın ilk taşlarını döşedi.
Rıza Şah’ın en büyük talihsizliği, modernleşme ile bağımsızlığı aynı anda yürütmeye çalışmasıydı. II. Dünya Savaşı sırasında Almanya ile kurduğu ilişkiler, İngiltere ve Sovyetler için kabul edilemezdi. 1941’de İran işgal edildi, Rıza Şah tahttan indirildi ve yerine oğlu Muhammed Rıza Pehlevi getirildi. İran’da iktidar bir kez daha yerli iradeyle değil, küresel dengelerle şekillenmişti.
İran tarihinde 1979 ne kadar sembolikse, 1953 o kadar belirleyici bir kırılma noktasıdır. Çünkü 1953, İran halkının sandıkla seçtiği bir başbakanın, petrolü millîleştirdiği için devrildiği yıldır.
Muhammed Musaddık, yalnızca bir başbakan değil; İran’ın “başka türlü de yönetilebilir” umuduydu. Anglo-İran Petrol Şirketi’ne karşı alınan millîleştirme kararı, Londra ve Washington için yalnızca ekonomik değil, jeopolitik bir meydan okumaydı. Soğuk Savaş ortamında İran’ın kontrol dışına çıkması, “kabul edilebilir” değildi.
Ajax Operasyonu ile CIA ve MI6 devreye girdi. Sokaklar kışkırtıldı, medya yönlendirildi, ordu harekete geçirildi. 19 Ağustos 1953’te Musaddık devrildi. İran halkı, sandığın Batı tarafından tanınmadığını o gün öğrendi. Bu travma, 1979’da sokakları dolduran öfkenin altında yatan duygusal zeminin ta kendisiydi.
1953’ten sonra Muhammed Rıza Şah, yalnızca bir hükümdar değil; Batı’nın bölgesel jandarması hâline geldi. Petrol gelirleri arttı, ordu büyüdü, İran Körfez’in lider gücü olma iddiası taşıdı. Beyaz Devrim ile kadınlara haklar tanındı, eğitim genişledi, ülke modernleşti.
Ancak bu modernleşmenin bedeli ağırdı: SAVAK, işkence, baskı, tek parti düzeni ve siyasal alanın tamamen kapatılması. Şah, İran’ı Batı’ya yaklaştırırken, kendi halkından uzaklaştırdı. Muhalefet yalnızca solcularla sınırlı değildi; dindar kesimler de sistemin dışına itiliyordu. Ve tam bu noktada, yıllardır sürgünde olan bir figür yavaş yavaş merkeze yerleşmeye başladı: Ruhullah Humeyni.
Humeyni, 1960’lardan itibaren yalnızca dini bir lider değil; siyasal bir alternatif olarak da konuşuluyordu. Kasetlerle İran’a sokulan vaazlar, camiler üzerinden kurulan ağlar, Şah karşıtı muhalefetin ideolojik omurgasını oluşturdu. Humeyni’nin Fransa’ya geçmesi ise ironik biçimde onu küresel vitrine çıkardı. Paris, devrimin sessiz karargâhına dönüştü.
Bu noktada İran Devrimi’ni sıradan bir “İslamcı ayaklanma” olmaktan çıkaran belge setleri devreye giriyor. 2016 yılında BBC, Jimmy Carter yönetiminin Ruhullah Humeyni ve çevresiyle kurduğu temaslara dair gizliliği kaldırılmış diplomatik yazışmaları haberleştirdi. Bu belgeler, Guadeloupe Konferansı öncesi ve sonrası süreci anlamamız açısından kritik ipuçları sunuyordu.
İran Devrimi’nin kaderini belirleyen en kritik anlardan biri, sokakta değil; 4–7 Ocak 1979 tarihleri arasında Guadeloupe Adası’nda yaşandı. Fransa Cumhurbaşkanı Valéry Giscard d’Estaing’in ev sahipliğinde yapılan toplantıya ABD Başkanı Jimmy Carter, Batı Almanya Şansölyesi Helmut Schmidt ve İngiltere Başbakanı James Callaghan katıldı.
Resmî gündem başlıkları genişti: İran’daki siyasi kriz, Kamboçya, Güney Afrika, Sovyetler’in Basra Körfezi’ndeki etkisi, Afganistan ve Türkiye. Ancak masadaki dosyalar arasında tek bir konu diğerlerinin önüne geçti: İran.
Guadeloupe’da varılan ortak kanaat netti. Muhammed Rıza Pehlevi’nin iktidarda kalmasının artık mümkün olmadığı kabul edildi. Şah’ın kalması iç savaşı derinleştirecek, bu da Sovyet müdahalesine davetiye çıkaracaktı. Dört lider için mesele Şah’ı kurtarmak değil; İran’ı kontrol edilebilir biçimde dönüştürmekti.
Bu nedenle alınan karar açıktı: Şah gitmeliydi. Ama yerine gelecek olan kaos değil, yönetilebilir bir alternatif olmalıydı.
Batı açısından bu alternatif Humeyni’ydi. Çünkü Humeyni, Batı’ya şu güvenceleri veriyordu: Orduyla çatışma olmayacak, petrol akışı kesilmeyecek, ABD ile doğrudan düşmanlık kurulmayacaktı. Carter yönetimi bu süreçte İran ordusunun darbe yapmasını bilinçli olarak engelledi. General Huyser’in görevi, Şah’a sadık generalleri pasifize etmekti. Ordu 11 Şubat 1979’da “tarafsızlık” ilan ettiğinde, devrim fiilen tamamlanmıştı.
Ancak Batı’nın en büyük stratejik hatası da burada ortaya çıktı. Humeyni iktidara geldikten sonra geçici bir figür olmadığını hızla gösterdi. Liberaller, solcular ve eski müttefikler tasfiye edildi. Devrim kısa sürede teokratik bir rejime dönüştü.
Velayet-i Fakih sistemiyle siyasal iktidar dini otoritenin elinde toplandı. Devrimi mümkün kılan çoğulcu koalisyon dağıldı; geriye tek merkezli, sert ve ideolojik bir yapı kaldı. Batı’nın “kontrollü geçiş” diye razı olduğu süreç, kontrolün tamamen kaybedildiği bir rejime evrildi. Ve işte tam bu noktada bugünün İran’ına giden yol açıldı.
11 Şubat 1979’da ordunun “tarafsızlık” ilanı, tarihte nadiren görülen bir rejim teslimiydi. Devrim sokakta kazanılmış gibi göründü; ama masada çoktan karara bağlanmıştı. Bugün İran sokaklarında gördüğümüz öfke, yalnızca ekonomik krizlerin ya da güncel baskıların sonucu değil; 1979’da yarım bırakılan hesaplaşmanın gecikmiş yansımasıdır.
Bugünün İran’ını anlamak, yarını analiz edebilmek için tarihe bakmayı zorunlu kılıyor. Son yüz yılda yaşananlar ve bugün gizliliği kalkmış belgeler bize yalnızca bir çerçeve sunuyor. Asıl mesele, bu çerçevenin içine bugünün bölgesel gelişmelerini yerleştirebilmekte.
Bu nedenle İran’da yarın ne olacağını anlamak için yalnızca Tahran sokaklarına bakmak yetmez. Asıl kritik olan, İran’ın çevresinde yaşanan jeopolitik kırılmaları birlikte okumaktır. Çünkü İran bugün içeriden değil, çevresinden sıkışan bir ülkedir.
Takvimleri 29 Şubat 2020’ye saralım. ABD ile Taliban arasında Doha Anlaşması imzalandı. Bu anlaşmayla birlikte ABD, Afganistan’dan çekilmeyi kabul etti. Süreç uzadı, tartışıldı, gecikti; ancak nihayetinde ABD Afganistan’dan çekildi ve Taliban yönetiminde yeni bir Afganistan ortaya çıktı. Washington için temel öncelik, Taliban’ın ABD ve müttefiklerine saldırmamasıydı.
Ancak burada gözden kaçan çok kritik bir detay vardı. Taliban, sembolik de olsa “silah bıraktığını” ilan etti. Şimdi durup düşünelim: 2001’den 2021’e kadar süren bir savaşın ardından Afganistan’da ne kadar silah vardır? Sayılarla konuşmak yerine şunu söylemek daha gerçekçi olur: yüz binlerce ton ağırlığında askeri envanter. Peki bu silahlar yarın, istenirse ABD’nin düşmanlarına karşı kullanılamaz mı? Üstelik İran’ın hemen yanı başında.
Takvimleri biraz daha ileri alalım. 30.12.2025 tarihinde Deutsche Welle ve 31.12.2025 tarihinden Al Jazeera benzer başlıklar atıyor. Birleşik Arap Emirlikleri, Yemen’deki kalan askeri güçlerini geri çektiğini açıkladı. Bu kararın hemen öncesinde Suudi Arabistan öncülüğündeki koalisyon, Mukalla Limanı’nı bombaladı. Riyad’a göre hedef, BAE destekli Güney Geçiş Konseyi’ne gönderilen bir silah sevkiyatıydı. Abu Dabi ise bunu reddetti ve sevkiyatın kendi birliklerine ait olduğunu savundu.
Burada önemli olan tek başına bir limanın bombalanması değil. Asıl dikkat edilmesi gereken, Suudi Arabistan ile Birleşik Arap Emirlikleri arasında Yemen sahasında açık bir ayrışmanın görünür hale gelmesidir ve bu bölgede aktif olarak bulunan ama bu saldırılar sonrasına kaybedenlerdir. Mukalla saldırısı sonrasında BAE neden askeri birliklerini geri çekti? Peki saldırıların kaybedeni kim?
Kaybedeni Husiler.
1990’larda Yemen’de ortaya çıkan, Zeydi Şii kimliği üzerinden şekillenen ve bugün İran tarafından açıkça desteklenen Husiler, yıllardır İran’ın bölgesel hareket kabiliyetinin en önemli ayaklarından biriydi. Ancak Yemen sahasında Suudi Arabistan’ın doğrudan “ulusal güvenlik kırmızı çizgisi” ilan ettiği Hadramout ve Mahara vilayetleri üzerinden BAE’ye mesaj vermesi, İran destekli unsurların manevra alanını ciddi biçimde daralttı.
Bir başka ifadeyle, İran’ın vekil güçler üzerinden kurduğu bölgesel denge, artık hareket edemez bir hal aldı.
Takvimleri bu kez daha da yakına, 9 Ocak 2026’ya getirelim. Bloomberg’in haberine göre Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında şekillenen savunma paktına dahil olmayı planlıyor. Bu ittifakın anlamı son derece açık: Suudi Arabistan’ın mali gücü, Pakistan’ın nükleer kapasitesi ve Türkiye’nin askeri tecrübesi ve gücü ile birleştiğinde, bölgede yeni ve güçlü bir caydırıcı blok ortaya çıkıyor.
Bu gelişme, İran açısından yalnızca diplomatik bir haber değildir. Bu, İran’ın çevresindeki askeri ve stratejik çemberin daha da daraldığının ilanıdır.
Artık çok net bir tabloyla karşı karşıyayız. İran’da rejim değişikliği olup olmayacağı sorusu, uzun zamandır asıl mesele olmaktan çıktı. Asıl mesele, İran’ın hareket edebileceği alanın kalıp kalmadığıdır. Ve bugün gelinen noktada, İran’ın bölgesel hareket kabiliyetinin ciddi biçimde kaybettiği görülüyor.
Bu noktada bazı çevrelerin, İran’da yaşanan her krizden sonra “İran parçalanacak, haritalar değişecek” söylemlerini katılmadığımı da açıkça söylemeliyim. Haritalar değişmez. Bu bir hayaldir. İran’ın parçalanacağını da düşünmüyorum. Çünkü parçalanmış bir İran, en çok Rusya’nın işine yarar.
Burada sıkça dile getirilen “İran zarar görürse Rusya da zarar görür” söylemine de katılmıyorum. Rusya, çok uzun zaman önce ana yönelimini İran üzerinden çekti. Bugün Moskova için İran, stratejik bir merkez değil; yönetilebilir bir risk alanıdır. Üstelik Ukrayna savaşıyla ciddi ekonomik ve askeri yıpranma yaşayan Rusya için, parçalanmış ve zayıflamış bir İran, ileride daha kolay nüfuz edilebilecek bir alan anlamına gelir. Bu tablo ne ABD’nin ne de Batılı devletlerin işine gelir. Bu yüzden İran’ın parçalanacağına inanmıyorum. Unutmayın: haritalar değişmez.
İran’daki gelişmelerden en fazla etkilenen ülke ise Çin’dir. Enerji güvenliği, ticaret yolları ve bölgesel istikrar açısından İran, Çin için kritik bir eşiktir. Ancak emlak kriziyle sarsılan Çin ekonomisinin yeni bir İran kaynaklı jeopolitik kırılmayı ne kadar taşıyabileceği, önümüzdeki dönemin temel sorularından biri olacaktır.
İran’ın kaderi, bir kez daha, kendi sokakları ile küresel masalar arasındaki o görünmez savaş meydanında yazılıyor…