Hukuk düzeni, bireylerin haklarını korumak ve toplumsal ilişkileri öngörülebilir bir çerçevede sürdürmek amacıyla oluşturulmuş normlar bütünüdür. Ne var ki uygulamada hukuk, çoğu zaman önleyici bir mekanizma olarak değil, son çare olarak hatırlanmaktadır. Toplumda yaygın olan yaklaşım, hukuki destek alma ihtiyacının ancak ciddi bir kriz ortaya çıktığında gündeme gelmesi yönündedir. Oysa hak ihlalleri, genellikle ani değil; sessiz, yavaş ve fark edilmesi güç süreçler sonunda ortaya çıkmaktadır.

Hak arama kültürünün zayıflığı, bireylerin hukuki bilince sahip olmamasından ziyade, hukuku gündelik hayatın doğal bir parçası olarak görmemesinden kaynaklanmaktadır. Kişiler çoğu zaman sözleşme imzalarken, iş ilişkisi kurarken, evlilik birliği içinde veya sonrasında alınan kararlarda hukuki sonuçları göz ardı etmekte; “iyi niyetin” tek başına koruyucu olacağını varsaymaktadır. Ancak hukuk, niyetten çok irade beyanına ve ispat edilebilir olgulara değer verir. Bu gerçek, genellikle dava süreci başladığında acı bir şekilde fark edilmektedir.

Uygulamada sıkça karşılaşılan bir durum şudur: Hak doğmuş, hatta ihlal edilmiş; ancak kişi uzun süre sessiz kalmıştır. Bu sessizlik kimi zaman zamanaşımı ile sonuçlanmakta, kimi zaman delillerin kaybolmasına, kimi zaman da karşı tarafın hukuki pozisyonunu güçlendirmesine yol açmaktadır. Yargıtay’ın yerleşik içtihatlarında da vurgulandığı üzere, hak arama özgürlüğü anayasal bir haktır; ancak bu hakkın süresinde ve usulüne uygun şekilde kullanılması esastır. Aksi hâlde hukuki koruma, teorik olarak mevcut olsa dahi fiilen etkisiz kalmaktadır.

Hak aramanın “sert”, “ayıp” ya da “ilişkileri bozan” bir davranış olarak görülmesi de bu gecikmenin önemli nedenlerinden biridir. Özellikle aile hukuku, iş hukuku ve uzun süreli borç ilişkilerinde bireyler, hukuki süreci başlatmanın sosyal bedelinden çekinmektedir. Oysa hukuk düzeni, tam da bu çekincelerin yarattığı güç dengesizliklerini dengelemek amacıyla vardır. Hak talep etmek, karşı tarafı düşman ilan etmek değil; hukuki sınırların hatırlatılmasıdır.

Burada altı çizilmesi gereken bir diğer husus, avukata başvurmanın yalnızca dava açmak anlamına gelmediğidir. Hukuki danışmanlık, çoğu zaman bir uyuşmazlık doğmadan önce alınması gereken bir önlemdir. Zira hukuk, en güçlü korumasını önleyici işleviyle sağlar. Sonradan telafi edilmeye çalışılan hak kayıpları ise çoğu zaman eksik, sınırlı veya maliyetli çözümlerle sonuçlanmaktadır.

Toplumda hak arama kültürünün gelişmemesi, hukukun yetersizliğinden değil; hukukun geç fark edilmesinden kaynaklanmaktadır. “Haklı olmak” ile “hakkını elde edebilmek” arasındaki fark, tam da bu noktada ortaya çıkar. Hukuk, doğru zamanda harekete geçenler için etkili bir araçtır; geç kalanlar için ise çoğu zaman zararın tespitiyle yetinilen bir alan hâline gelir.

Hukuk, sorun çıktıktan sonra hatırlanacak bir kurtarıcı olarak görülmemeli; esas işlevi, sorun çıkmasını engelleyecek bir rehber olmaktır. Hak arama bilinci, yalnızca mahkeme salonlarında değil, günlük hayatın her aşamasında var olmalıdır. Zira hukuk, doğru anda devreye girdiğinde, kaybı telafi etmek yerine kaybın hiç yaşanmamasını sağlayan bir güvence sunar.