Hukuk pratiğinde en sık karşılaşılan yanılgılardan biri, hukuki danışmanlığın yalnızca bir uyuşmazlık ortaya çıktıktan sonra gerekli olduğu düşüncesidir. Oysa hukuki danışmanlık, mahkeme sürecine indirgenemeyecek kadar geniş bir alanı kapsar ve esasen bir “önleyici hukuk” faaliyetidir. Bu nedenle, hukuka başvurma anı, çoğu zaman bir hakkın kaybedildiği değil, korunması gereken ilk andır.

Günlük yaşamda bireyler, farkında olmaksızın çok sayıda hukuki işlem yapmaktadır. Bir kira sözleşmesi imzalamak, bir araç satın almak, ortaklık kurmak, iş sözleşmesi yapmak, evlilik birliğine ilişkin mal rejimi tercihi belirlemek veya mirasa yönelik tasarruflarda bulunmak, hukuki sonuç doğuran irade beyanlarıdır. Bu işlemler sırasında alınmayan hukuki danışmanlık, ilerleyen süreçte telafisi güç uyuşmazlıkların temelini oluşturmaktadır.

Uygulamada özellikle sözleşme ilişkilerinde ciddi hatalar göze çarpmaktadır. Taraflar çoğu zaman hazır metinlere güvenmekte, hukuki sonuçlarını değerlendirmeden imza atmakta veya sözlü mutabakatla yetinmektedir. Oysa sözleşmeler, yalnızca tarafların niyetini değil, ileride doğabilecek uyuşmazlıkların nasıl çözüleceğini de belirler. Eksik veya hatalı düzenlenen bir sözleşme, dava sürecinde taraflardan birini baştan zayıf konuma düşürebilmektedir.

Bir diğer önemli risk alanı, sürelerdir. Zamanaşımı ve hak düşürücü süreler, hukuki danışmanlık alınmadığında çoğu zaman gözden kaçırılmakta ve dava açma hakkı, esasa girilmeden ortadan kalkmaktadır. Özellikle iş hukuku, aile hukuku ve tüketici uyuşmazlıklarında bu sürelerin kaçırılması, telafisi mümkün olmayan hak kayıplarına yol açmaktadır.

Hukuki danışmanlık, yalnızca bireysel ilişkilerde değil, ticari hayatta da belirleyici bir rol oynamaktadır. Şirket kuruluşları, ortaklık yapıları, ticari sözleşmeler ve finansal yükümlülükler, hukuki risk analizi yapılmaksızın yürütüldüğünde, ekonomik kayıpların yanı sıra ciddi sorumluluklar doğurabilmektedir. Bu nedenle, danışmanlık hizmeti, bir masraf değil; hukuki güvenliğin ve sürdürülebilirliğin bir unsurudur.

Bir avukata başvurmanın “sorun çıkarmak” anlamına geldiği yönündeki toplumsal algı da, danışmanlığın gecikmesine neden olmaktadır. Oysa hukuki destek almak, taraflar arasındaki ilişkileri keskinleştiren değil, belirsizliği azaltan ve sınırları netleştiren bir işlev görür. Hukuk, doğru zamanda devreye girdiğinde, uyuşmazlığı derinleştiren değil, çoğu zaman çözümü kolaylaştıran bir araçtır.

Sonuç olarak, hukuki danışmanlık, bir ihtilafın ardından başvurulan son çare değil; hukuki ilişki kurulurken, hak doğarken ve risk öngörülebilirken alınması gereken temel bir güvencedir. Hukuk, zamanında işletildiğinde, sonradan telafi edilmeye çalışılan kayıplar yerine, baştan korunmuş haklar yaratır ve bireyin hukuki güvenliğini kalıcı hâle getirir.