Dünyada solcu olmak ne tehlikeliymiş, bunu yaşadıkça anlıyor yaşayan. Oysa en kolay iştir solculuk/devrimcilik.
İnsanım demek yetiyor ve bunun riski yoktur; insanın insana ne riski olabilir ki?
Sevgidir, sevgiyi de insan üretir.
Bu haktır bireyin ve toplumun hakkıdır. Kendi hakkını savunmak başkasının hakkını da savunmaktır. Hayatına güzellik katmanın, başkalarının hayatına güzellik katmak olduğunu aynı kaderi paylaşıyor olmandan bilirsin.
Ses çıkarmayı, itiraz etmeyi, çabalamayı insanlıktan sayarsın. Korodan sesler işitmek niye çirkinlik olsun ki…
Ama yönetenler, bizim seçtiğimiz yöneticiler bize değil, sisteme iyilikle, bollukla hizmet edince; bize de kötülükleri kalıyor: şiddet, ölüm, yoksulluk, açlık kalıyor; aşk dâhil her şey değersizleşiyor.
Burada başlıyor meşakkat, güzeli istemekle…
Bundandır yarınlara devrimcilerin eseri kalması, adı kalması.
Unutursun, anımsarsın. Kimi zaman nehirler de unutuyor boyunu posunu, taşıyor. Bazen ise boşluğuna çekiyor kuyular sesleri ve ararsın bu durumda kitapları ta en baştan beri ışık sızan yerlerde.
Yine bir kitap aldı, bekledi, imzalattı. Oysa alışından belliydi rafını süsleyeceği. Okumak için alsaydı hiç yarı yolda bırakmayacaktı kitaplar.
Bazen delice hissedilir yol buluşmasının başında, dersin: “Bilemedim seninle tanışacağımı, yoksa daha acele ederdim.” Belki başka bir şey bekliyorduk, böyle mi olmalıydı deriz; biz ona yakın yerde durmazken, o halka yakın yere geliyordu.
Hayatın öğrettiklerinin işe yaradığını görüyorsun koltuk altında taşıdıklarına bakınca.
Bakışları dert olduğu gibi, çok kez de bakmayışları dert oluyordu meclisteki Tanrılara. Bakmak da bakmamak gibi namustu.
İtiraz etmediğimiz hayatı yaşıyorduk ve bunu Tanrı’nın layık gördüğü kaderden sayıyorduk; mesutça kabulleniyor, “böyle geldik, böyle gideceğiz” diyor, hâlimize bakmadan devrimcileri terörist ilan ediyorduk.
Onlar da olan bizde, bizde olan onlarda yoktu.
Onlar bizde olanı istemedi, biz onlarda olanı istedik; ama sadece istedik, ardımızı döner dönmez kumara koştuk.
Başarısızlığımızda bir şeyleri suçladık; mesela rüzgârı, yelkenleri açmayı akıl etmedik.
Sokaklar dolu, mezarlıklar gibi. Çıkmalı sokağa, biraz üşümeli, hissetmeli kışı. Mevsimler anlam ifade etmeli. Kalın giyinmek boğmalı insanı. Yürümeli, epey yürümeli; ta ki vatan haini dediklerimizin bizden biri olduklarını idrak edene kadar.
Sonra bir sıcak yer aramalı, oturup nehirlerden akan sıcak şaraptan bir kadeh içmeli; baktık iyi gidiyor bir kadeh daha, baktık çok iyi gidiyor içerdekilere, dışardakilere de ikram etmeli…
Arayacağımız, bulacağımız kendimiz olmalı, buradan başlamalı.
Yoksa giden aşkla nasıl bir bağ kurabiliriz ki, ölü toprağı altında kalmayı kafamıza iyice yerleştirdiysek…
Bakın, dış güç denilen, ajan denilen insanlardan ışık sızıyor bizim için; sönmeden kalkalım ışıldak böceklerine.
Diyelim, tüm siyasi tutsaklar birer ayıbımızdır!..