Gözleri sanki beni görüyormuş gibi üzerimdeydi, görüyordu. Ne tarafa kaysam bana bakıyordu, bu beni rahatsız ettiği kadar sevindirdi de çok açıkçası, ama niye tedirgin oldum ben de anlamadım, olmamam gerekirdi, tedirgin edici, suçlayıcı, bir şeyleri ima edici bakmıyordu, açıkçası nasıl baktığını da anlayamıyordum, anlasaydım galiba tedirgin olmayacaktım, sakin sakin yerimde oturacak, sohbetin koyulaşmasına katkılar sunacak, felsefi tümcelerini anlamak için gayret edecektim, bunu da zorlanmadan başaracaktım, çünkü biliyordum felsefi tümceleri anlaşılmaz değildi, fikirlerini sadeleştirerek anlatmayı gayet iyi beceriyordu, bazen aheste konuşsa da bir araya getirebiliyor, dağılmıyordum.
Çokça otururken duvara asılı çerçevenin içine sıkıştırılmış fotoğraf gibi durur, bakar, dinler ama azıcık konuşurdu, ama bazen, o da ender zamanlarda zembereği kopmuş saat gibi, dili çözülmeye görsün, aniden çerçeveden fırlar birbiri ardına kelimeleri dizer, kısa zamanda söyleyeceğini söyler eski haline vakit kaybetmeden dönerdi.
Bakmaları herkese aynı hisleri yaşatırdı, bunu anladığımda daha bir rahatlamıştım.
Aslında evvelden böyle değildi, suyun yüzeyinde dönüp dolanan, ele geçmeyen, bir parıldayıp bir sönen, bir derine inen, bir yüzeye fırlayan, yakamozları arayan, tuzaklı yemleri zekâsıyla hemencecik ayırt eden, ağlara takılmayan genç balıklar gibiydi ama balık hafızalı değildi, her şeyi hemencecik anımsar, öyle birazdan da unutmazdı bildiklerini.
Kazadan, o yaşanmaması gereken, hiçbir eşin başına bile gelmemesi gereken kazadan sonra durağanlaşmış, içine midye olup kapanmış, bu hâli kendisini suçlamaya kadar gitmişti. Eşimi ben öldürdüm diyor başka bir şey demiyor, çokça yaşamayı gereksiz buluyor, bir an önce eşinin yanında olmaya can atıyordu, atıyordu da kızını anımsayınca ve bir de solculuğu karşısına dikilince yaşamayı sürdürmesi gerektiğine kendini ikna ediyordu.
Kazadan dolayı kendini öyle bir suçluyordu ki, hiçbir insan hiç böyle bir suçlama yapmamıştır kendine, kimse de böyle sert suçlamaya tanıklık etmemiştir, bu suçlamayı da Kandemir'in mazoşistliğine vermekten öte, sevgisinin kocamanlığına yorumluyorlardı, bu kez de bu sevgi önünde düğmelerini ilikliyorlardı.
Tüm bu ağır tepkileri, suçlamaları, kızmaları bir numaradan, kendisine acımalarını ve hatta suçlamaların önünü almak için yapmıyordu, tümü içinden geliyor, kurgulamaya gereksinim duymuyordu, yaşadığı ve izlenilen tamamen doğaçlamaydı, bu tür basit mizansenleri oynayacak kadar basit bir yaşam oyuncusu değildi, bunun aklımıza gelmesi bile onu utandırırdı.
Aslında bu kadar kızmasının bir ve en geçerli sebebi hayatın kendisine yetersiz karşılık vermesiydi, başka bir yerde sebep aramadı.
Gerçek gücün her şeyi kontrol altına almak olmadığını anlamasıyla başlamıştı hayata yeniden tutunmaya başlaması. Kızı için, sol fikirleri için, sevdiği insanlık için bunu yapacaktı.
Her iç savaş kuşağı gibi sol fikirle tanışmaya lise dönemlerinde başladı. Şanslıydım ki Borsa Lisesinde okudum, diyordu her konu açıldığında.
Özgürlük ve Dayanışma Partisi saflarında safını ilk anlarda aldı, ÖDP isim değişikliğine gidince, Sol Parti ismini alınca bu kez Sol Parti bünyesine kaldı, kızı ile birlikte milletvekilliğine aday oldu, seçimlere katıldı, sokak sokak propaganda yaptı.
Sokak başlarını severdi, yine bir sokak başındaydı, elinde seçim bildirisi vardı, almak istemeyen yüzündeki sevecenliği görünce alıyor, katlayıp cebine sokuşturuyordu.
Gün geldiğinde, o gün bugün dediğinde, insanın insanla çelişkisi nihayete erdi, insan kapitalizmi yendi, savaş da bitti dediğinde eşinin yanına kıvançla gidebilirim demişti kaç kez, her aklına geldiğinde ne çok özlediğini anımsıyor hemencecik fotoğraf albümünü açıyor, eşine doymadan bakıyordu.
İşin en fazla heyecanlı ve dikkat çeken yanı her sabah uykudan uyanır gibi uyanmıyordu, ölmüş de yeni bir hayata başlıyor gibi uyanıyordu, daha doğrusu genç uyanmaya başladı demeliyiz, tıpkı ilk solculuk günlerindeki gibi. Ama bazı yalnız günlerde o yaşarken o ölü oluyordu, bazen kendi ölü oluyor, o yaşayan oluyor, bu da ona azıcık da olsa iyi geliyordu.
Hayatı kendi yazdığı şekilde oynamak istiyordu, bunu solcu oldum demeye başladığından beri istiyordu, istediğini de kimseye karıştırmadan yapmaya çalıştı, gayet de iyi yürütüyor.
Doğru şeyleri doğru yapmanın kıvancını yaşatıyordu yolculuğundaki solculuk, sonuçta hastalığı değil hastayı iyileştiriyordu.
Kıyafetlerini çıkarmadan kendini boşalmış haral gibi yatağa bırakması, uyuyup bir daha uyanmama histerileri hatırlayacağı kadar gerilerde kalmıştı, bunu da sevgiye ihanetten saymıyor, aksine daha samimi sevdiğine inanıyordu, inanıyordu inanmasına da yine de sordu:
Yanlışı nerede yaptım?
"Yanlışı bir yerde yapmadın," dedi, dediğinde de yanında uzanmıştı.