Kim istiyor bu savaşları?
Dedi de içine köz düştü.
Yorulmamıştı insanoğlu öldürmekten, ölmekten, acı vermekten, acı çekmekten, yokluktan, salgından...
Ne zaman pes edecek?
Bunu sormakla, savaşa hayır demekle geldi geçiyor ömrü. Hiç mesafe almamış olması onda kızgınlık yaratsa da pes etmiyordu.
Elbet insan bir gün yorulacak, bir gün savaş çıkartanlara sırtını dönecek, elbet başlarına çalacak savaş aletlerini, dedi de yeni bir savaşın eşiğinde buldu kendini.
Savaşı da sevmedi, savaş çıkartanları da. Her savaş kelimesi geçtiğinde babaannesinin öğrettiği tüm bedduaları sıralar, yine de içi soğumazdı. Soğumaması da bir türlü savaşın bitmemesindendi; bir de kitaplara kıyanlara, kitapları düşman belleyenlere, sansür ve yasak koyanlara da okurdu beddualarını, bunu da fazlasıyla hak ediyorlar derdi.
Kalktı, tutulmuş beliyle, sızlayan diziyle her sabah heyecanla açtığı kitabevine gelen yeni kitapları kartondan çıkardı, rafa dizdi. Başlamışken işine, haline bakmadan kitapların tozunu aldı.
İki şeyden korurdu kitapları: bir, kavurucu güneşten; iki, hoyrat ellerden. Öyle bir el gördü mü dayanamaz, hemencecik “Örseleme” derdi.
Hırsızlardan hiç korkmazdı; çalınan kitaplar okunmak için çalınıyor der, hatta aldırmazdı.
Kitap demeyin Özcan’ın yanında, soluğu kesilecekmiş gibi sevinirdi. Mustafa Özenç’in biyografisini yazdığımı, yayınevi aradığımı duyunca “Biz basalım” dedi, Kızılırmak konserinden elde edilen gelirin yarısını kitaba yatırdı, Özenç’i halkıyla buluşturdu.
Öyle hâle gelmişti ki kitaplar arasında, aç kalsa bile satırlarla beslenen bir dinozora dönüşmüştü.
Kaliteli okurların hicret ettiği yerdi kitabevi; kitaplar arasında eğlenirler, dizinin dibine kurulurlar, derin konulara girerler, kitaplar içinde yüzerlerdi.
Her savaş bir beterdi, beter olmasına da şu iç savaş denen şey bin beterdi. Aynı sınır içinde komşumuzu ve hatta kız verdiklerimizin ocağını söndürmekti, kırıp geçmekti. Öyle de olmadı mı? Komşu demedik, Rum demedik, Ermeni demedik, Alevi demedik, solcu demedik, burunlarından getirmedik mi? dedi; sanki son nefesini alıyor gibi çöktü, yılları taşıyan beli büküldü.
Ne çok ölmüştü, ne çok yaralar almıştı, ne çok feryat etmişti, ne çok mapus zulmü görmüş, ne çok copların altında kalmıştı. Kalmıştı da şu kitapları horlayanlara, baskın yapıp sakıncalı kitap arayanlara kızdığı kadar kızmamıştı.
Ne itici, ne kahredici bir söz derdi: “Kalan sağlar bizimdir.” Sözü... Giden sağlar kimindi? Hangi ananın gözyaşları döktüğü, dizlerini dövdüğü evladıydı?
Ve bir solukta dedi: Keşke Allahüekber Dağları’ndaki askerler kaçsaydı, kaçsaydı da donmasalardı; keşke Çanakkale’deki askerler kaçsalardı da ölmeselerdi; ölmeyenler evlerine yarım dönmeselerdi. Döndüler de ne oldu? Yine düşman gemileri geldi, geldi de Dolmabahçe’nin ağzına demir attı. Keşke birinci, ikinci harbe hiçbir aslan parçası gitmeseydi de kaçsalardı. Kaçmadılar da ne oldu? Oldu da analar evlatsız kaldı...
“Savunma” adlı kitabım hemen uzanacağı yerde duruyordu. Eline aldı, iç sayfalarını açtı; öyle nazik açtı ki sayfalar açılırken keyiflendi. Hemen anımsadı, bir bir, olanca tazeliğiyle mahkemeye gidiş gelişlerini.
Canına anıların hüznü oturdu. Aniden ensesinden her yerine ağrılar hızla yayıldı. Salonda çıkan arbede de askerin copu tam ensesine inmiş, başı dolanmış, hiç girmediği kadar karanlığa girmiş, bir sürü yıldızlar yanıp yanıp sönmüştü. O esnada arkadaşı tutmasaydı yere yüzüstü serilecek, bir süre öyle kalacak, belki de postalların altında ezilecekti.
İlk olmadı mapusluğu; terk etmezsen solculuğu, ikinci adresin olurdu. Onu arayan adresiz mektuplar bile gidip mapusta buldu.
Korkmayı cesaretten daha çok severdi. Korkan insan kimsenin canına kıymayı beceremezken, cesurlar kendine bile kıyardı; kitapları yargılardı.
Korkan insan insandı; o da insan kalabilmek için korkuyordu.
Tam da bundandı kaliteli bir kitap dostluğu yaşaması; güzellikleri gösterirdi, kötülüklerden uzak tutar, beynini her gün temizlerdi.
Kitaplara eşlik etti; kitaplar da hayatına şimdi eşlik ediyor.