“İnsanoğluydu işte, böyle böyleydi, şöyle şöyleydi; bir iyi bir kötü, biraz tam iyi biraz tam kötü, bazen çok kötü, bazen çok iyi, bazense kötüyken iyi, iyiyken kötü; bazen biraz iyide çok fazla kalır, bazen de kötüde çok fazla kalırdı, kalırdı da durmazdı durduğu yerde; hoplayan zıplayan kanguru gibidir.”

Bu söylediklerini dinlediğimde yeni başlamıştı sigaraya. Uzun bir süre sonra nikotin damaklarını çekecek, dişlerini tek tek eline verecekti; böyle böleydi işte insanoğlu, böyledi, çokça kendini ihmal ederdi, ederdi de başka şeyleri merkezine koyardı.

“Soğuk günlerde bile insan avcıları evlerinde pusudaydılar. Kuşlar gidip olur olmaz dallara konmazdı, giderler giderler hep bildikleri dallara konarlar,” dediğinde Emile Zola’nın Germinal romanının son sayfasına gelmişti Yaser.

Futbolu da severdi, okumayı da. Beni yazmaya en fazla teşvik edenlerdendi. Hiç demedi senden de yazar mı olur, hiç demedi sen eline kalemi alma, hiç demedi git ekmek arası köfte, sucuk sat.

Mavi Mantolu Kadın romanına Ermenek damında başlamıştım. Yazdıklarımı bir de daktiloda yazarak temize çekecektim, pek zor işti, gözümde pek büyüyordu; kalem kolayıma geliyordu, hem ardında silgisi vardı, olmadı sil, olmadı yine sil.

“Sen oku ben yazayım,” dedi, ben okudum o yazdı – ha bir de Alirıza Solmaz yazdı – yazdı da beni büyük büyük zahmetlerden kurtardı.

Görmekle başlıyordu her şey, görmüştü bendeki sıkıntıyı. Göstermek, değerli olduğunu hissettirmekti; “iyi ki kavgadaşımsın” demekti, ha bir de aynı değerdeyiz demekti görmek; sarılmaktı, siper olmaktı en önde...

İnsana baktığında, görmesi gerekenleri gördüğünde canını canına katası geliyordu, katası geliyordu da ama katmayınca ihanet gibi, bencillik gibi, sevgisizlik gibi geliyordu; hemencecik bir garip utanma duygusu yüzünü kaplıyordu. Bu utanmayla kim kalan ömrünü tamamlayabilir, insana nasıl bakabilir diyerek direnişlere katılıyor, canından canlar veriyordu; veriyordu da her seferinde yetmez diyor, biriktirdiklerini de katıyordu. Her katması onu pürüpâk yapıyor, saygınlığını çoğaltıyor, bu onda tatlı bir alışkanlık yaratıyordu.

Tanıştığımız günlerde solcuların adı ecinnilere çıkmakla kalmamış, Yezid’e de çıkmıştı. Bundandı her gün beş on solcunun öldürülmesi, dövülmesi, bıçaklanması, darağacına çekilmesi; bundandı toplu toplu katledilmesi, yakılması. Gazete sayfalarına sığmıyordu ecinni dedikleri bizlerin ölüm haberleri; tek kanallı TRT’nin haber saati yetmiyordu tutuklanma haberlerimize.

“Dünya âlem bilirdi ki bir Yezidi insanı öldürmez, öldürürse Yezidlikten çıkarılır; bir Yezit gidip başkasının ambarından bir darı bile çalmaz, çalarsa Yezidlikten atılır; bir Yezit helali olmayana uçkur çözmez, taciz etmez, tecavüze yeltenmez, yeltenirse Yezidlikten afaroz edilir, tıpkı solcu gibidirler. İşte bundan en güzel türküler, en güzel destanlar, en güzel resimler, en güzel şiirler, en güzel romanlar solculardan çıkıyor... Hiçbir solcu savaş istemez, anneleri evlatsız, yavukluları gözü yolda bırakmaz,” dedi bir güzel; dedi de bilmezdik hiçbirimiz içimizdekinin Kürt mü, Süryani mi, Arap mı, Acem mi, muhacir mi olduğunu.

Çok ölümlerden atlamıştı, çok yakalanmalardan kurtulmuştu da hep kurtulamamıştı yakalanmaktan.

Başarmıştı mapustan yaralarıyla da olsa sağ salim çıkmayı. Kolay değildi mapusluk, hele ki uzundan da uzun yatacaksan...

Çok güzel bakardı; öyle güzel bakardı ki azgın köpekler bile korkmazdı ondan, bebekler ağulu sesleriyle hemencecik kucağına atılırdı. Görmemişti mahallesindeki kadınlar, genç kızlar bu güzel bakışını, çünkü geçerken sokaklardan kafasını kaldırmazdı, bir pencereden içeri bakmazdı. “Kız gibi delikanlı,” derdi koca bir mahalleli. Bakmaması sadece utanmasından değildi, kimseyi çekindirmek bile istememesindendi.

Sonunda buldu utana sıkıla da olsa bir eş, en eğlencesinden bir aşk; buldu da ne mi oldu? Kendini kolayca eşinin düşüne bıraktı; bıraktı da sonrasında ne mi oldu? Hep iflah oldu, mutlu oldu, dilimizde destan oldu...