“Maraş Maraş olalı hiç bu kadar insan etiyle kokmamıştı. Sadece insan eti olsa; at, inek, keçi, koyun, köpek, kedi eti de kokuyordu. Öldürüp öldürüp koca koca ateşlere atıyorlar, koca ateşler daha da kocalaşıyordu. Koca koca kazanlar kuruldu, o koca koca kazanlara küçük küçük çocuklar konuldu, konuldu da kaynatıldı. Evlerden, evlerin avlularından ceset kokuları sokaklara, sokaklardan tüm Maraş’a, oradan ülkeye yayıldı. Nasıl kokmaz insan, hele üç beş gün kaldıramamışsan cenazesini? Öldürülen, öldürüldüğü yerde kalıyordu. Kaldıramadığımız ölülerimiz kaldığı yerde şişiyor, sonra kokudan geçilmiyordu, kokudan insanlar kırılıyordu. Herkes malını mülkünü unutmuş, canının derdindeydi. Kadınların, kızların yeni yeni tomurcuklanan memelerini kesip kesip sokaklara atıyorlar, karınları deşiliyor, çocuklar daha anne karnında ceninken öldürülüyordu. Kırmızı çarpılı evler talan ediliyor, kalanlar yakılıyordu. Maraş, Maraş olalı böyle dehşeti yaşamamıştı. Polis arıyorduk, jandarma arıyorduk. Sokaklarda bir Allah’ın polisi, bir Allah’ın askeri yoktu; sanki Musa Peygamberimiz asasıyla yeri yarmış, yerin dibine girmişlerdi. Ne yapmıştık biz, işimizde gücümüzdeydik, komşularımızla gül gibi yaşayıp gidiyorduk. Allah’ın aciz bir kulu olarak ne günah işlemiştik, kime ‘öte git’ demiştik? Öldü Maraş, öldü; vatan gibi öldü, ölen insan gibi bir daha dirilmez Maraş,” dedi, dedi de dinledi Mahmut. Dinledikçe Maraşlı anlattı, anlattı da ne o dinlemekten yoruldu ne o anlatmaktan...
Kaç kişiye kaç kez anlattı, o da dinlerken bilendi, öfkelendi...
Voltayı bıraktı, sayım için sıraya girdi. Gökyüzüne baktı, som gümüş gibiydi, kederlendi.
Ranzasına çıktı Maraşlı, yatağına gömüldü, katledilen anası, ablası ve komşuları için ağladı ağladı. O da onunla gizli gizli ağladı, ancak o an biri baksaydı ağladığını hemencecik anlayacaktı.
Özgürlük hayaliyle yatıyordu. Mapusta kalamazdı, yakışmıyordu tutsaklık ona. Sokakların, dağların ona ihtiyacı vardı.
Eğitim Enstitüsü’nde okuyordu, öğretmen olacaktı. Laik, cumhuriyetçi, devrimci gençler yetiştirecekti. Her güzel solcunun başına gelen onun da başına gelmiş, hapsedilmişti.
Başladılar kazmaya. Kazdı günlerce, canını dişine taktı, sıraya girdi. İddiaya girdiler; en çok, en hızlı kim kazacak? Niyetleri mapusu komple boşaltmaktı. Evdeki hesap çarşıya uymadı, İsmail Şahin elektrik kaçağıyla tünelde öldü. Vaktinden önce açtılar tüneli. Ancak dört kişi kaçabildi, üç arkadaşı da kurşunlanarak katledildi.
Dağlara çıktılar, bağ evlerinde saklandılar, mahallelerde çalışmalara katıldılar.
Cunta geldi, çok geçmedi... Bir süre sonra yurt dışına çıkma kararı aldı. Bir sürü arkadaşı öldürülmüş, daha çoğu tutuklanmıştı.
Aranıyordu harıl harıl, duvarlarda fotoğrafı asılıydı, helikopterlerden fotoğrafı atılıyordu. Duramazdı, kalamazdı, dağ bile dar geldi. Azığı azaldı, haberciler gelmez oldu. Biri yakalandı, sonra biri daha yakalandı, her seferinde yer değiştirdi.
Suriye’ye geçti, bir süre orada kaldı. Koşullar oluşunca geri dönecekti, oluşmadı. Çukurova’da yakalanmayan kalmamıştı. Oradan Almanya’ya geçti, iltica etti. Etti de bitmedi, bitmesi gereken mücadelesi; sürdü, sürüyor ırkçılıkla kavgası, sürecek, sürüyor ta ki aşk yeryüzüne serilene kadar.
Formun Üstü
Formun Altı