Görmek istemeyip de gördükleri, görmek isteyip de göremedikleri vardı; vardı da bir türlü kirliğe katlanamıyordu. Katlanılacak gibi de hiç değildi. İnsan, insan olalı hiç bu kadar kirlenmemişti; hiç bu kadar bireysel çıkarı için sağa sola zıplamamış, en yakın arkadaşını dolandırmamıştı, hiç bu kadar çevresine zararlı olmamıştı.
Çok değişiyordu insan, çok sık değişkenlik gösteriyordu. Para yer değiştirince hemen kendi de yer değiştiriyordu.
İnsanlar ne zaman hayvanlıktan çıktı, insan türüne evrildi, mülkiyeti buldu; kendi değişimine kendisi de yetişemez oldu. Oldu da şişti, dokularına dokunmaya başladı, artık tam kendisi değildi.
Harfleri gözlüksüz göremeyecek yaşa gelmişti; gelmişti ama uzaktaki insanı görebiliyor, derhal kişiliğini seçebiliyordu. Seçtiğinde de gördüklerine “Görmeseydim.” diyor, hemen ardından “Hayvan türünde kalsaydık da bu kadar değişken olmasaydık.” diyor, gözü azalan iyileri, terbiyeli delileri arıyordu.
Yorulmayı seviyor, hayatın içinde yorulmaktan şikâyetçi olmuyordu. “Gün gelecek, haddinden çok dinlenecek zamanımız olacak; bari o güne kadar insan insan için yorulsun, insanın mutlu geleceği için yorulalım.” diyor, başka da bir şey demiyordu. Bir kez şikâyet ettiği görülmemiş, “Halk hak etmiyor.” dememişti.
Yine de her şeye rağmen insan değerliydi Vefa için.
İnsanı sadece insan ve kendisi değersizleştirmiyordu; bunda kendisi kadar sistemin de kabahati vardı. Sistem insanı, insan sistemi kirletiyor, birbirine güvensiz ediyordu.
İşte tam da bundan, bu kendi değerinden, soldan aldığı güzelliklerden ötürü sevmişti insanı; sevmişti de safını insandan yana belirlemişti.
Sınıf çatışmasını henüz on altılı yaşlarındayken yaşamaya başlamıştı. Mahallesi de gericilerin, cumhuriyet düşmanlarının denetimindeydi. Evine gidemiyor, annesini, kardeşlerini göremiyor, odasına çekilip ders çalışamıyor, yatağına uzanıp çok istediği Gorki'nin Ana'sını okuyamıyordu. Ama gittiği lise neyse ki faşistlerin denetiminde değildi; derslere girebiliyor, eğitiminden uzak kalmıyordu.
Okudukça bilinçleniyor, bilimsel bilgilenme ufkunu açmakla kalmıyor, doğru yorumlamalar yapmasını sağlıyor; gösterilmeyenleri, üstü örtülmek istenilenleri de gösteriyordu.
Bir yanda umutlular varken bir yanda da umutsuzlar vardı; çalışarak bir türlü evine ekmek götüremeyen, çocuğuna ikinci el bisiklet bile alamayan, çürüyen dişini berbere çektiren, oğlunun sünnetini berbere yaptıran, zengin olmak için her hafta ekmeğinden kesip milli piyango biletine koşan... Bir de haksızken haklı çıkanlar vardı; “Bu faytonun bu yolda ne işi var, milyonluk arabamı çizdi.” diyenler, Tanrı'dan değil paradan güç alanlar vardı.
Onlar için suçtu laik olmak, suçtu cumhuriyetçi olmak; hatta sosyal demokrat olmak bile suçtu. Suçtu da bu suçu durmadan işledi. İşledikçe daha güzel solcu oldu. Oldu da başına her solcu gibi gelmedik kalmadı; mapusa girdi, karakola alındı, alındı bırakıldı, zabitlerin tezgâhından geçti, mapus mapus sürüldü, yaralandı, işsiz kaldı, parasız kaldı, takiplere alındı, pusular kuruldu. Kuruldu da şans eseri hâlâ yaşıyor.
Evden çıkarken, montunu giyerken, boğazına atkıyı dolarken holde duvara mıhlanmış fotoğrafı gördü. Niğde mapusunun havalandırmasında çekilmişti. Baktı baktı, doldu yüreği. Henüz yirmilerindeydi, selvi gibiydi, dik duruyordu. Boynunda atkı, üstünde haki parka vardı, eli de ceplerindeydi. Yoldaşı İsmail Şahin'den gözü gibi koruduğu anlamlı bir hediyeydi. Bıyık da bırakmıştı; bırakmıştı da çok da yakışmıştı. Yakışıklıydı, okulun güzel kızları peşindeydi; o da devrimin peşindeydi. Vakit aşk vakti değildi; her yerde faşist ölümler yaşanırken bireysel mutluluğa yer yok dedi, hep dedi...
Çıktı. Adem Kütük'ü son yolculuğuna uğurlayacaktı.
“Ne çok öldük, ne çok ölüyoruz, durmadan öldürülüyoruz.” dedi. “Solculuğun fıtratında hep vakitsiz ölümler mi yazılıydı? Bunu yazan kimdi? Tanrı olamazdı. O, bugünlerde ölümlerle alakadar olmuyordu, Kenan'ın azrailleri varken. Hem solcular da Tanrılar kadar temiz, haramsız ve terbiyeliydi. Ölümleri yazsa yazsa Türkeş, Hitler, Mussolini, Franco yazardı; bir de Kenan... Şimdilerde de Mübarek yazıyor.” Kabarık bir liste duruyordu önünde.
Güzel bakıyordu; çok güvenli, kalpten ve zihinden bakıyordu. Biriktirdiklerinden ve bilimden bakıyordu. “Güzel bakıyorsun.” diyene, “Solcular güzel bakar; çalmadan, çırpmadan, aşırmadan, soymadan, taciz etmeden, tecavüz etmeden bakar; her insana insan gibi bakar. Ne erkek taşınan cüzdandır ne de kadın abdest bozan cinsel objedir onun için. Kirli değilsen baktığın kadında insanı bulursun...” derdi.
Sevmedi hiç, sevemedi uzun uzun, süslü süslü konuşmaları, koca koca laflar etmeyi, meseleyi döndürüp döndürüp anlatmayı. Her şeyin bir sadesi, bir kararı, bir adabı, bir yeteri vardı. Vardı da yeterin tamamlandığı yerde başlardı pratik. Pratiğin insanıydı; o yüzden her teoriyi pratikle sağlamasını yapardı.
Yanılmadı. İlerleyen yaşamına ihaneti sokmadı, parayı önceliğine almadı, para için satmadı yoldaşını...
Soldu; solda insanlığın birleşe birleşe harladığı bereketti, ateşti. Ateş kir tutmazdı. Bundandı her ateşin solda harlanması, demirin tav alması bundandı.
Düşündüğü gibi yazdı, yazdığı gibi azdı, azaldığı gibi de çoğaldı, ipil ipil verdi, veriyor...