"Doğduk, yaşıyoruz, öleceğiz."
Gecesine renk katan bir ses gibi tekrarlandı bu tümce, heyecanlandı ama tıpkı bir kadının bir erkeğin, bir erkeğin bir kadının sesi gibi umut vericiydi bu tekrarlar.
Bu herkesin bildiği bir denklem dedi, dedi de solcuların gayet bildiği de şu idi:
Yaşamı doldurmak ama öylesine değil, hakkıyla, bilerek, anlam katarak, yanlışları görerek, yeniyi eskinin yerine koyarak yaşamak.
Bunun için konuştu sustu, sustu konuştu; konuştu, kendisine konuştu, dinleyenlere konuştu, yazısını başkalarına bırakamayacak kadar disiplinliydi, tevekküle kendini salmayacak kadar seviyordu kendini.
Bunun içindi bir kere de yazılanı doğru bulmaması, bunun içindi birden fazla yazılana tam doğru diyememesi; "Mutlak doğru yoktu, mutlak yanlış olmadığı gibi," dedi, dedi de demesiyle yerinden fırlaması bir oldu.
İnsanlar hep yaşayacağı ama hiç aç kalmayacağı, huzur içinde olacağı yeri arar, yere uçar, bu yolculuk sanıldığı kadar kolay değildir, zorda değildir, uçanlar gayet iyi bilir; bazen fırtınaya karşı uçarsın, uçtukça açılırsın. Cevdet'in solculaşması da burada başladı, güzel başladı, güzel gitti, güzel kanat çırptı, pişmanlığa kaymadan, ihanete sapmadan, sevgiden caymadan.
Kurgu üzerine oturtmadı hiçbir ilişkisini, sohbetini de doğaçlama yapardı, hayatının güzele evrilmesi, güven duyulması, sevilmesi, sayılması, inanılması bundandı; bundandı yapaylığa hayatında yer açmaması.
Mitingler gibi kalabalıktı, kırlar gibi renk renkti, her taze âşık gibi heyecanlıydı, her insandan yana romancılar gibi yenilikçi, grevdekiler gibi mücadeleci, barikatlardaki gibi inatçıydı. Bu inadıyla yendi, yenilmez gibi bakılan tikini; yoksa neler çekmişti herkes tarafından sevilen bu tikinden. Biri önünde elindekini atmaya görsün, o bardak bardak çay dolu tepsiyi atıverirdi, faşizme atar gibi, butlana, kayyıma atar gibi...
Solcularla tanışması hiç mucize değildi, tesadüf de, planlı da değildi, yaşamı kendi rotasında dalgalı dalgalı ilerlerken tanışması zaten kaçınılmazdı.
Sinirlenmekten fazla gülmeyi, ama pek fazla da güldürmeyi bildi, bildi de derdi ki: "Gül, gülmezsen gülemezsin."
Yaptıkları beleşti, solculuğu da. Her yazılamada, her bildiri dağıtmada, ev ev gezmede, karaborsayla mücadelede, kahvehanelerde kumarı yasaklamada, her şeyi cepten harcadı, gık demeden harcadı. Karşılığı olsaydı profesyonel solculuğunu daha iyi mi yapardı, galiba hiç bilemeyecek bunu, ama derdi: "Bedavadan yapmamın karşılığı aldığım sevgiydi."
Sevgi aldı, sevgi verdi, iyilik aldı, iyilik verdi ama kendini ne ilke aldı ne sona bıraktı; ihmal etmezdi kendini, bilirdi bilmesi gerekenleri, bilmediklerini öğrenmesini. Yaşamının öznesiydi, lakin döndürmezdi insanları etrafında. Kusurlarını da, eksiklerini de görürdü, bunu ona bir güzel gösterense sevgiydi, bu da olmasa insan neye yarardı?
"Solcu olmak için sevmek, sevmek için solcu olmak gerekiyordu, yoksa bir güzel göremezsin kusurlarını," dediğinde şartlı tahliye oluyordu Ceyhan mapusundan. Her aklı başında yoldaşı gibi biliyordu sevginin hiçbir kusuru örtmediğini, görmezlikten getirmediğini, torpille yaklaştırmadığını.
Bıyıklarına düşlerinin takıldığı günlerini hissetti mapushaneden uzaklaşırken, bu solculukla beslediği düşlerdi onu dinamik yapan, dimdik tutan, iyimser çıkartan.
Solculuğa bulaşan yönünü hep güzelliğe dönerdi, onun da yönü güzellikti. Deneyimlerinden biliyordu solu karalayanların kapitalistler olduğunu.
Susmaktan sıkılan, aman başımıza bir şey gelmesin diye korkmaktan sıkılan, işimi mi, aşımı mı kaybederim diye düşünmekten sıkılan, imgeli aforizmalar üretmekten, konuların etrafında zülfüyâre dokunmamak için dolanmaktan sıkılan bencilin; ta baştan beri sıkılmadan mücadele eden, ilk önce işsiz kalan, ilk önce mapusa atılan, ilk önce işkencehanelere çekilen, asılan, yargısız infaza maruz kalan solcuların safında yer almaktan hiç sıkılmadı, gönendi aksine.
Çocukluk evine yaklaşırken sokakta solcuları gördü, gördü de umudunu gündemde tutan telaşlı solculara baktı bir güzel.
O esnada militerleri gördü, gördü de dedi: "Ben militer değilim, solcuyum."
O an tüy gibi hafiflemiş hissetti kendini. Ve biraz daha sevdi kendini. Sonradan hep sevdi.
"Ben iyiysem herkes iyi, herkes iyiyse ben de iyiyim," dedi, dediğinde de evine giriyordu çabuk çabuk.
Formun Üstü
Formun Altı